zemin zemin Web ile ilgili ne var ne yoksa..

     

 

Osmanlı ekonomisi, “kapitülasyonlar ve dış borçlar gibi uzun tarihsel süreç­ler sonunda, Avrupa ülkelerinin denetimi altına girmişti”. Kapitülasyonlar, gümrüklerde koruma önlemleri alınmasını engellerken, dış borçlar da ekonomi­nin tam bir batışa yönelmesine yol açmıştı. Aslında “kapitülasyonlar, Haçlı Seferlerinden beri, Akdeniz ticaretinin ayrıl­maz bir parçasıydı. Haçlı ordularından arta kalan serüvenciler, Doğu Akdeniz'de yerleşmişler ve ticaretle uğraşmaya başlamışlardı. Bunlara, çeşitli vergi indirim ve bağışıklıkları ve kendi mahkemelerini kurma gibi türlü ayrıcalıklar tanınmıştı” Osmanlılar, Akdeniz çevresine yayılan imparatorluklarını kurmadan önce, kapitülasyonlar bu bölgenin kurumsal nitelikleri arasına gir­mişti. Bu nedenle imparatorluğun oluşması sırasında, çöküşü hazırlayacak öğe­lerden biri olan kapitülasyonlar da, bölgenin öteki nitelikleriyle birlikte Osman­lılar tarafından devralındı. XIV. Yüzyıl başlarında Anadolu’ya gelip yerleşen,yükselen ve büyük devlet kuran, dünya imparatorluklarından biri olarak önemli bir yer işgal eden Osmanlı Devleti,ulaştığı medeniyet seviyesi ile döneminin en ileri örneğini vermektedir. Siyasi ve idari teşkilatında en muntazam sistemini kurmuştur. Bu muntazam lığı ekonomik ve kültürel seviyesinde de devam etmiştir.

 

Osmanlılar tarafından ilk kapitülasyonlar, Fatih Sultan Mehmet eliyle Venediklilere verilmişti. Osmanlılar, kapitülasyonları, önceleri, Avrupa'da izledikleri dış siyasetin bir aracı olarak kullandılar, örneğin; Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlılara saldır­mak için oluşturulacak bir Hıristiyan birliğini önlemek amacıyla, Almanlara karşı Fransızlar! desteklemiş ve onlara birtakım ayrıcalıklar vermişti. “Akdeniz ticaretine ilişkin bu ayrıcalıklar, daha sonra, Yeni Dünya bulununca, bölgedeki ekonomik etkinlikleri canlı tutmak amacıyla genişletilmiş ve yaygınlaştırılmıştı”. Osmanlı Devleti’nde ekonominin temeli tarımda ki teknolojide üretim bazında öküz ve karabasan,kara ulaşımında at,eşek gibi hayvanlar ve denizde de kadırga ve kalyonlar hakimdi.İleri seviyeye ulaşan bu ekonomiyi denetlemek ve sürekliliğini sağlamak gerekiyordu. Bu da hakimiyet altında olan toprakların denetimiyle birlikte işgücünü arttırmak için sürekli yayılmacı savaşlara gidilmesine  ve toplumda huzurun sağlanması için  sistemin kontrolüne yol açıyordu. İmparatorluğun ekonomisi taşradaki askeri örgütlenme ile düzenleniyor ve ekonomik fazlaya böylece el konuyordu. Ülke içinde sultana ait topraklar yanında,yönetici sınıfın ayrılığı, önceleri vergi toplayıp devlete hizmet ise  de sonrada genişletip tımar adı altında verilmiştir. Osmanlı  Devleti’nin gelirlerine baktığımız zaman,iltizam esasına dayalı eyaletlerden gelen gelirler,cizye,hayvan vergisi ve savaş sırasında konulan olağan dışı vergiler olup, ayrıca zanaatkarlar ve tüccarlarla ilgili düzenlemelerden oluşan Pazar ve gümrük vergisi olduğunu görüyoruz.

 

            XVII.ve XVIII.yüzyılda ortaya çıkan iktisadi bunalım ile birlikte iki eğilim ortaya çıkmaktadır. Toprakta tımar sisteminin çözülmesi, vergi gelirleri toplamında iltizam usulünün gitgide daha çok kullanılması, varlıklı yerel ayanların türeyişi ile ekonomik fazlanın denetiminin adem-i merkeziyetleşmesi devletin iktisadi bunalımını başlatan unsurlardır. Bunların meydana gelmesinde de iç ve dış etmenler önemli olup, ticaret yollarının değişmesi, vergiden alınan karların düşmesi başta gelmektedir. Nüfus artışı ve Avrupa’nın askeri alanda elde ettiği gelişimin etkileri de tüm sistemi saran bu bunalımın şiddetlenmesine yol açtı.

 

 

Bu arada, askerî bakımdan güçlenen Avrupa ülkeleri, askerî güçleriyle orantılı olarak artan siyasal etkilerini, ekonomik, ticarî ve hukuksal ayrıcalıklarını çoğalt­mak için kullanmaya başlamışlardı.

 

Sonuç olarak, Batının gerçekleştirdiği sanayi devriminin dışında kalan Osmanlılar, yarı-sömürge durumuna düştüler. Pamuk'un  “"çevreleşme" dediği bu süreç sonunda imparatorluk, gümrük duvarları ve vergi organları üzerinde bile denetimini yitirdi”. Bu ayrıcalıklara ek olarak dış borçlar da Osmanlı ekonomisini büyük bir baskı altında tutuyordu. Bu baskı, sonunda ekonomik ve malî yıkıma kadar gitti. 19. yüzyılın ortalarına doğru, Osmanlılar kendi imparatorlukları üzerindeki dene­timlerini bütünüyle yitirmişlerdi, “İngiliz Elçisi Sir Stratford Cunning, impara­torluğa kendisinin önerdiği yenilik atılımlarının (reformların), malî olarak des­teklenmesi için dış borçlanmaya gidilmesini öğütlüyordu”. Pa­dişah ve vezirleri, ilk başta, malî bağımlılığın, siyasal bağımlılığa yol açacağı kaygısı içinde bu öğüde uymak istemediler. Fakat sonradan, 1852 yılında, ilk dış borç anlaşması yapıldı. İlk ortaya çıkış şekliyle ele alınacak olursa, ülkemizin dış borç krizleriyle karşı karşıya kalması hiç ummadığı bir zamanda  ve şartlarda olmuştur. “Kırım Savaşı'ndan sonra da, 1854'ten başlayarak tahvil karşılığı borçlanmalar sürekli bir yükselme gösterdi”. Osmanlı ekonomisinin yapısı ve kötü yönetilen hazine, bu yükselmenin ardında yatan ne­denler arasındaydı. Osmanlılar için bir başka kısırdöngü başlamıştı. Osmanlı Maliye Nezareti, 6 Ekim 1875te bir ilan yayınlanıp bütçe açığının 5.000.000 lirayı ve hükümetin 5(beş) yıl süreyle bu borç faizlerini ödemeyi durdurduğunu açıklamıştır. Borçların bir bankalar kuruluna devredileceğinin açıklanması ise Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’nin ayak sesleri olurken, siyasi gücü ve prestiji bitmiş olan Osmanlının da itibarı yok oluyordu. Bu ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun iflasının ilanıydı.

 

            Osmanlı Devleti’nin ilk dış borçlanma teşebbüsü gibi, ilk iç borçlanma teşebbüsü de XVII. yy. da gerçekleşmiştir. Osmanlı maliyesinin savaş ve maaşlar için XVII. yy’da giriştiği iç borçlanma yarım kalmış, yine aynı amaçla 1683’ten sonra ülke çapında 327 milyon 500bin akçelik bir iç borçlanma (imdad-ı seferiye) teşebbüsüne girişilmiştir. 1775’te gelir  kaynakları arayışları içinde “esham” uygulamasına geçilmiştir. Bu uygulama bir iç borçlanma olup, belirli bir marjın üzerindeki mukataa gelirleri halka satılıyordu. Eshamın kişiler arasında devri serbest olup, vergiye tabii idi. Ancak devletin ödediği esham faizleri, gelirleri aştığından dolayı sağlıklı bir gelir kaynağı olmaktan çıkmıştı. 1855’lere gelindiğinde bütçe açığını kapamak üzerine düşünülen bu iç borçlanma, “Esham-ı Cedide” adlı % 6 ve % 2 itfa bedeli olan tahviller, “Tahvilat-ı Mümtaze” adlı 10 yıl vadeli, % 6 faizli hazine bonoları ve özellikle % 6 faizli ve değişik vadeli “sergi” adlı tahviller çıkarıldı.Abdülmecit, alacaklıların endişeleri üzerine Hazine-i Hassa gelirlerini azaltıp, bir komisyon kurulması için kanun çıkarmıştır. Böylece “Muvazene Defteri Nizamnâmesi” ile devlet bütçesinin nasıl hazırlanacağı, uygulaması ve denetlemesi hususları bir hükme bağlanmış oldu.

 

 Da­ha pahalı koşullarla alınan dış borçlar, ekonominin üzerine ek bir baskı yapıyor­du. Ekonomi, dış borçların ana para ve faiz ödemeleriyle, daha da güçsüzleştikçe, imparatorluk yeni borçlanmalara gidiyordu. Dış borçlanma yoluyla elde edilen kaynaklar, verimli alanlara yatırılmadığından, ekonomik durum gün geçtikçe kötüleşiyordu. “Ekonominin ve borçlanmanın koşullan o derece kötüleşmişti ki, Osmanlılar kimi zaman kâğıt üzerinde borçlandıkları paranın ancak yarısını alabili­yorlardı.”

                                           

                                                    

2)MUHARREM KARARNAMESİ VE DUYUNU UMUMİYENİN KURULUŞU

       

   6 ekim 1875 kararnamesi ile iflas resmen ilan edilmiş devlet iç ve dış borçların taksit ve faiz toplamının yarısını beş yıllık süre içinde ödeyecek, diğer yarısı içinde on yılda ödemeli %5 faizli tahviller verecekti. Ancak bu ödemeler yapılamadı 1876 nisanında ödemeler tamamen durdu. Buna rağmen Osmanlı hükümetleri ödemeleri ilk fırsatta başlatacaklarını sık sık dile getirdiler. Nitekim Bab-ı ali önce Osmanlı bankası ve yerli alacaklılarla 22kasım 1879 tarihinde anlaşarak ödemelere başladı. Bu anlaşma altı kalem gelire dayandığı için rüsum-u site(altı vergi) anlaşması adı ile anılmıştır.

 

Daha sonra Muharrem Kararnamesi adı verilen bir yönetmelikle, Osmanlı borçları birleştirildi ve "Düyun-u Umumiye" yönetimi de­nilen bir örgüt ile, 1881 yılında, bu borçların ödenmesi için imparatorluğun malî kaynaklarına el kondu. "Düyun-u Umumiye" yönetiminin kuruluşu, Osmanlıla­rın bütünüyle, yabancı denetimi altına girmesi demekti, örgüt, alacaklılar adına yedi temsilciden oluşuyordu.

 

Muharrem kararnamesi’nde duyunu umumiye yönetiminin en yüksek organı olarak duyunu umumiye meclisi öngörülmüştür. Muharrem kararnamesinin 15.maddesinde meclisin görevi,’’tahvilat hamillerini temsil etmek ve bunların menfaatini muhafaza eylemek’’ şeklinde tarif edilmiştir. Resmi unvanı Duyunu-u Umumiye-i Osmaniye-i Meclis-i İdaresi’’ genelde duyunu umumiye meclisi olarak anılmıştır. Yedi kişilik bir konsey bu idareyi sağlayacaktı. Mecliste bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman, bir Avusturya-Macaristan, bir İtalyan , bir Osmanlı delegesi ve bir temsilci de Galata bankerlerini temsil edecekti. Toplantılar İstanbul da yapılacaktı, üyeler 5 yıl için seçilecekti ve tekrar seçilme caizdi ve mecliste her üye bir oya sahipti. Hükümette gerektiğinde bu kurumu askeri kuvvetle himaye edecekti. Hükümetle idare arasında ki ihtilaflarda hakem tayin edilecekti ve hakem kararsı kesindi.

a) Duyunu Umumiye’ nin Gelirleri:

          

           Avrupa Devletlerinin temsilcileriyle yapılan müzakereler, sonra da neşredilen Muharrem Kararnamesi Rüsüm-ı Sitte denilen tuz, tütün, ispirto, pul, ipek ve balık resimlerinin idaresi ile iç ve dış bütün borçların tasfiyesi Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’ne bırakıldı. Ayrıca bu gelirlerden başka Bulgaristan emaneti vergisi, Kıbrıs vergisinin artışı, Doğu Rumeli vergisi, Tömbeki resmi, Ticaret muahedeleri değiştiği halde, gümrük varidatı fazlası, Temettü vergisi fazlası, Berlin Muahedesine göre Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ’ın Düyûn-ı Umûmiye’ ye iştirak maksadıyla hükümete verecekleri vergiler bulunmaktadır. Yine bunların dışında Osmanlı gelir kaynakları arasında aldığımız cizye ve gelirleri İle kira kontratları için alınan damga resmi ve keşiş ile papazların aldıkları şaraplar için alınan vergiler bunlar arasındadır.

 

          Alınan gelirler içindeki tütün gelirleri de Muharrem Kararnamesi ile Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’ne devredilmiş ve 10 Ocak 1883’te Kararname gereğince (8. ve 9. maddelere dayanılarak) Osmanlı Hükümeti’nin bu idare ile yaptığı anlaşma sonucu “Societe de La Rejie Cointeresse des Tabacs de I’Empire Otlaman” (Osmanlı İmparatorluğu’na ortak çıkarlar sağlayan Tütün Tekeli) adlı Reji Şirketi 27 Mayıs 1883’te resmen kurulmuştur. Şirket bir Osmanlı şirketi olup, Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi bunu kendisinin müşterek gayesi ve hükümet adına da işletecekti. Bu tekelin işletme imtiyazını, Viyana’daki Credid Anstalt, Berlin’deki S. Bleichröder Bankası ve Osmanlı Bankası olmuştu. Bu şirket, Osmanlıda üretilen ve dahili tüketimi oluşturan tüm tütünleri satın almak, işletmek ve satmak tekelini ele geçiriyordu.

 

         1909 yılında, alacaklılara Ödenen para, tüm devlet giderleri­nin yüzde 31.2'sine kadar yükselmişti. Başlangıçta, yalnızca, devlet tekellerinden ve gümrük vergilerinden gelen paralar "Düyun-u Umumiye" yönetimine verilmişti. Fakat, bir süre sonra, bu kaynak­lar, dış borçları ödemekte yetersiz kaldı. Bunun üzerine, doğrudan ve dolaylı baş­ka vergiler de, Yönetimin denetimi altına kondu.“Düyun-u Umumiye Yönetimi, imparatorluğun gelirlerinin üçte birine el koymuş bulunan dev bir ör­güt niteliği kazandı .”

 

 Düyun-u Umumiye İdaresi'nin kuruluşundan sonra, Osmanlı borçlarında ikinci dönemin başladığını söyleyebiliriz. Bu dönemin önemli özelliği, Batı ülkele­rinin imparatorluk üzerinde kurdukları güçlü denetim sayesinde net fon akımla­rının yönünün değişmiş olmasıdır. “Bu dönemde yeni dış borçlanma yoluyla giren miktarın iki katından fazlası dışarıya aktarılmıştır. Yeni borçlanmalar yoluyla hazineye giren miktar yılda orta­lama 1.8 milyon sterlinde kalırken, toplam borç ödemeleri yılda ortalama 3.7 mil­yon sterline ulaşmıştır.”

 

                                          

3)  DIŞ TİCARET VE DIŞ BORÇLAR

 

Osmanlı Devleti 19. yüzyılın ikinci yarısında Kapitalist Batı ülkeleri ile arka arkaya serbest ticaret antlaşmaları imzalayarak açık pazar haline gelmişti. Bunun sonucu olarak; dış ticaret bilançosu giderek büyüyen açıklar vermeye başladı. Bu ticaret açıklarına devlet bütçesi açıkları da eklenince gelir-gider dengesizliği büyüdü. Açıklarını başka türlü finanse edemeyen Osmanlı Devleti istemeyerek borçlanmaya başladı. İlk borcun 1854 de alınmasından sonra borçlanmanın arkası kesilmedi. İlk dış borçlanma Kırım Savaşından hemen sonra gerçekleşti. “Osmanlı Devleti, İngiltere Hükümetinden 2.5 milyon altın lira aldı ve 3.3 milyon altın lira borçlandı. Bu borca Mısır vergisi karşılık gösterildi. Bu ilk borçlanmayı ertesi yıl yeni borçlanmalar takip etti.”

 

Mevcut dış ticaret istatistikleri 1870'li yıllardan başlayarak bize Osmanlı Devletinin dış ticaretindeki gelişmeleri göstermektedir. 1873-1890 yıllarını kapsayan dönemlerde yıllık ortalama ithalatı 19.9 milyon Osmanlı Lirası ihra­catı ise 11.5 milyon Osmanlı Lirası idi. 12 yılda yaklaşık 100 milyon Osmanlı Lirası dış ticaret açığı vermişti. Osmanlı Devletinin dış ticaret hacmi düzenli olmayan bir genişleme eğilimi göstermiştir. İthalat ile ihracat arasındaki mutlak fark giderek açılmış, ihracatın ithalatı karşılama oranı düşmüştür. 1890-1908 yıllarını kapsayan dönemde ortalama ithalat 25.5, ortalama ihracat 15.8 milyon Osmanlı Lirası olmuştur. Bu dönemde dış ticaret açığı toplam 180 milyon Osmanlı Lirası'na ulaşmıştır. “1908-1914 dönemi İmparatorluğun normal son dönemidir. Bu dönemde yıllık ortalama ithalat 39.9 ihracat 21.9 milyon Osmanlı Lirasıdır. Dikkat edilirse bu dönemde hem ithalat hem ihracat artmıştır, fakat ihracatın ithalatı karşılama oranı %55'e gerilemiştir.”

 

Osmanlı Devleti sanıldığından daha fazla dışa açık bir ekonomiye sahip idi. Kapitalist Batı dün­yasındaki konjonktür dalgalanmaları Osmanlı dış ticaret hacmini, milli gelirini ve iç fiyatlarını etkiliyordu. Öte yandan, Osmanlının son 35-40 yılı iç ve dış olaylarla istikrarsızlık İçinde geçmiştir. Siyasal istikrarsızlıklar ve savaşlar dış ticaretin gelişmesini etkilemiştir. Nihayet, demiryolları ve bankaların gelişmesi dış ticaret hacminin genişlemesine olumlu katkı yapmıştır.

“İncelenen dönemde (l873-1914), ithalatın ihracattan daha büyük oranda arttığı, bu gelişmenin, dış ticaret açığını hem mutlak hem de nispi olarak yük­selttiği anlaşılmaktadır. Burada Osmanlı dış ticaret politikasının önemli bir özelliğine değinelim. Osmanlıda sadece son dönemde değil, fakat her zaman ithalat ihracattan daha fazla desteklenmiş, ihracat üzerinden alınan vergiler ithalattan alınan vergileri genellikle aşmıştır. Osmanlı dış ticaret politikasının geleneksel bir özelliği, ülke içinde mal arzını artırarak ekonomik istikrarı ko­ruma temel amacına uygun bir yaklaşımla, ihracatın sınırlanması, ithalatın teş­vik görmesidir. 19. yüzyılın ikinci yansından itibaren serbest dış ticaret antlaş­maları ile ithalat ihracata karşı otomatik biçimde özendirilmiştir. Dış ticaret açıklarının yükselmesini ve bu açıkların finansmanında büyük güçlüklerle karşılaşılmasını takiben ve geleneksel sanayinin yok olduğu görülerek ithalatın vergilendirilmesine çalışılmıştır.”

 

Dış ticaret ile ilgili mevcut veriler Osmanlı ithal malları fiyat endeksinin ihraç malları fiyat endeksinden daha hızlı yükseldiğini, başka deyişle dış ticaret hadlerinin uzun dönemde aleyhe geliştiğini göstermektedir. Dış ticaret hadle­rinin Osmanlı Devleti aleyhine gelişmesinin şaşılacak bir yanı olmaması gere­kir. Osmanlı dış ticaretinin ürün birleşimine bir göz atarsak ithalatın çok büyük bir oranının mamul mallardan, ihracatın ise işlenmemiş tarımsal ve madensel (birincil) ürünlerden oluştuğunu görürüz. 1905-1914 döneminde ithalatın orta­lama %34.3'ü gıda, %33.6'sı giyim maddelerinden ve %9.7'si yatırım malla­rından oluşuyordu. İhracat gelirlerinde ise tahılların %45, sınai bitkilerin %38 ve kimi mamul malların %13 payı vardı. Bu dış ticaret yapısı dış ticaret hadle­rinin Osmanlı Devleti aleyhine gelişmesinde birinci derecede etkili olmuştur denilebilir. Öte yandan, sözü edilen dönemde, Osmanlı Devleti dış ticaretinde rekabet şartları Osmanlının aleyhinde idi. İhracat ve ithalat daha güçlü partner­lerle gerçekleştirilmişti. Osmanlının ticari partnerleri karşısında fazla pazarlık gücü yoktu. “Osmanlıya kredi açan veya topraklarında yatırım yapan şirketler aynı zamanda dış ticaretin bir yanında alıcı veya satıcı olarak bulunuyordu. Ayrıca ülkede toptan ticaret yabancıların ve gayrimüslimlerin kontrolünde idi.”

 

Dış ticaret hadleri 1873-1914 döneminde Osmanlının aleyhine gelişmişti. Bu uzun dönemin ilk alt dönemi olan 1873-1896 arasında Osmanlı ihraç ürünle­ri fiyatında %58'e varan düşmeler saptanmıştır. İthal ürünleri fiyatında nispeten daha ılımlı gerilemeler olmuştu. Bu dönem Büyük Dünya Bunalımı dönemidir. Bu dönemde Osmanlı dış ticaret hadleri %25 oranında aleyhe gelişmiştir. Buna karşılık, 1896-1913 alt döneminde hem birincil malların, hem de sınai malların fiyatlarında yükselme eğilimi olmuştur. Bu dönemde tarımsal ve madensel ürünler talebi ve fiyatı görece daha fazla yükselmiştir. Osmanlı ithal mallan fiyatı %12, ihraç malları fiyatı %28 artmıştır. Dolayısıyla, dış ticaret hadleri %14 düzelmiştir. Bu alt dönem 1873-1914 uzun döneminde dış ticaret hadleri­nin Osmanlı lehine geliştiği tek alt dönemdir. Fakat dış ticaret hadlerinin uzun dönemli eğilimi Osmanlı Devleti aleyhine olmuştur. Osmanlının her türlü dışsal sömürülmesine bir de dış ticaret hadlerinin aleyhe işlemesinden kaynaklanan mekanizma eklenmiştir.

 

Osmanlı dış ticaretinin ülkeler itibariyle dağılımı incelendiğinde İngilte­re, Fransa ve Avusturya-Macaristan'ın Osmanlı Devletinin en eski ve en önemli ticari partnerleri olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin yüzyılın başında bu ülkelerin Osmanlı ihracatındaki paylan sırası ile %25.9, %19.2 ve %7.8 idi. İthalattaki paylan ise aynı sıra ile %29.8, %10 ve %14.5 olarak kaydedilmiştir. Bu üç ül­kenin Osmanlı dış ticaret hacmindeki payları toplamı yaklaşık olarak %55'e ulaşıyordu. Burada da önemli bir eğilim dikkati çekmektedir: 1880'li yıllardan itibaren İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı dış ticaretinde görece paylarının daral­dığı, buna karşılık Almanya ve İtalya'nın, özellikle de Almanya'nın görece payının olağanüstü oranda arttığı gözlenmiştir. “Örneğin Almanya'nın ithalattaki payı yüzyılın başında %1.4'den ibaret iken 1913/1914'de %11.8'e yükselmiş, ihracattaki payı ise aynı dönemde %3.1'den %5.7'ye ulaşmıştır. Bu gelişmeyi Almanya'nın dünya dengesindeki yükselişi ile açıklayabiliriz. Almanya 19. yüzyılın ikinci yarısında giderek güçlenmişti. Fakat, sömürgelerin paylaşılma­sında geç kalmış, yeteri kadar pay alamamıştı. Bu nedenle Ortadoğu'yu kendi nüfus alanı olarak görüyordu. Bu bölgede İngiltere ve Fransa ile çok çetin ve saldırgan bir mücadeleye girişti. Bağdat demiryolu hattı imtiyazının alınmasın­da, Osmanlı ordusunun donatımında Alman Hükümeti, Deutschbank (Alman Bankası) ve Alman şirketleri işbirliği içinde tek vücut gibi hareket ettiler. Al­man Bankası Osmanlı Devletinin Almanya'dan yaptığı ithalatın finansmanı için kredi açıyordu. Osmanlı toprakları Almanların, İngiliz ve Fransızlarla dünya çapında giriştiği ticari rekabetin yoğun olarak geçtiği ve onlar aleyhine kazançlı çıktıkları bölgelerden birisi oldu. Osmanlı Devleti ile Almanya'nın ticari alanda artan bu işbirliği askeri ve kültürel alanlarda da sürmüştür. İki devlet bu işbirliğini Birinci Dünya Savaşında silah arkadaşlığı ile zirveye ulaştırmışlardır.”

 

Dış ticaret hacminin genişlemesi, dış ticaret açıklarının mutlak ve nispi olarak büyümesi, içerde Devlet bütçesinin artan açıkları ile birleşince Osmanlı Devleti o zamana kadar karşılaşmadığı bir mali krizin ortasına düştü ve 1854 den itibaren dışarıya borçlanmaya başladı. Hesapsız ve ağır şartlarla alınan borçların faiz ve ana para taksitleri, devam eden bütçe açıkları, giderek genişle­yen dış ticaret açıkları ve bunlara ek olarak alınan borçların verimli alanlarda nemalandırılması yerine lüks tüketime ve askeri harcamalara gitmesi Osmanlıyı kurtulamayacağı dış borç batağına sürüklemiştir.

 

Osmanlı borçlar tarihinde 1854-1874 dönemini ilk dönem saymak müm­kündür. Bu dönemde çok hızlı bir borçlanma süreci yaşanmış ve ilk borcun alınmasının üzerinden 20 yıl bile geçmeden Osmanlı Devleti iflas ettiğini ilân etmek zorunda kalmıştır. “Osmanlı İmparatorluğunda ilk dış borç 1854 yılında Kırım Savaşından hemen sonra İngiltere hükümetinden alınmıştır. İlk borçlan­ma akdi ile 2.5 milyon altın lira alınmış ve 3.3 milyon altın lira borç altına gi­rilmiştir. Bu borca karşılık Mısır Vilayeti vergi gelirleri teminat gösterilmiştir. Bu ilk borçlanmayı ertesi yıl yeni dış borçlar izlemiştir. 1854-1877 yıllarını kapsayan bu birinci dönemde toplam 344.3 milyon Osmanlı altın lirası borçla­nılmıştır. Fakat ele geçen para sadece 228.1 milyon altın liradır; 116 milyon altın lira faiz yükü altına girilmiştir. Her alınan borç için bir bölge veya vilaye­tin geliri karşılık gösterilmiştir.” Daha önce değinildiği gibi, Osmanlı borçlarının idaresi ve düzenli ödenmesi için alacaklı devletlerin katılması ile Duyunu Umumiye  kurul­muştur. Devlet ekonomisini resmen Batılı devletlerin, şirketlerin ve bankaların vesayetine terk etmiştir. Osmanlı Devleti dış borçların ana para ve faiz taksitle­rinin ödenmesi için bazı vergi gelirlerini Duyunu Umumiye’ye bırakmıştır. Duyunu Umumiye'nin Osmanlı mali teşkilatı içindeki yeri zamanla genişlemiş ve İkinci Dünya Savaşı arifesin­de bu idare ikinci bir maliye bakanlığı haline gelmiş, topladığı gelirler Devletin bütçe gelirlerinin %30'unu aşmıştır. 1914-1915 bütçe gelirlerinin %34.3'üne Duyunu Umumiye el koymuştu. Devlet borcunu ödemek için durmadan yeni dış borç tahville­rini piyasaya sürmek zorunda kalınca tahvilleri piyasada itibari değerinin çok altında satılıyordu. Böylece borcun gerçek faizi yükseliyordu. Öte yandan, her tahvil satışında borcun faiz ve ana para ödemelerini güvence altına almak için belli bütçe gelirlerinin ipotek edilmesi, Devleti düzenli bütçe gelirlerinden yok­sun bırakıyordu. “Özetle , Osmanlı Devleti 1854-1914 yılları arasında Y.S. Tezel'in tespitlerine göre net 359 milyon Osmanlı Lirası borçlanmış, buna kar­şılık 222 milyon Osmanlı Lirası kullanabilmiştir. İsmail Cem ise aynı dönem­de dış borç olarak fiilen kullanılan parayı 243 milyon Osmanlı Lirası, borçla­nılan parayı 409 milyon Osmanlı Lirası olarak vermektedir.”

 

Osmanlı dış borçlanmasında 1882-1914 yılları ikinci dönemi oluştur­maktadır. Bu dönemde, 1901 yılına kadar, yeni alınan borçlar nispeten sınırlı kalmıştır. 1901'den sonra ise hem yeni borçlanmada hem de borç ödemeleri hacminde hızlı bir artış görülmüştür. Bu ikinci dönemin en Önemli özelliği borç ödemelerinin yeni borçlanma yolu ile giren miktarı büyük ölçüde aşmış olması­dır. Başka deyişle, Kapitalist Batı Ülkeleri kurdukları güçlü denetim sayesinde net fon akımının yönünü kendilerine doğru çevirmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı arifesinde İmparatorluğun mali durumu çok sıkı­şıktı. Eski borçların ana para ve faiz taksitlerinin ödenmesi ve artan askeri har­camaların karşılanması için Devlet durmadan kısa vadeli kredi arayışı içinde idi. Yeni bir iflasın ilânını Birinci Dünya Savaşının patlaması engellemişti.

 

“Osmanlı'da dış ticaret ile dış borçlar arasında organik bir bağ olduğu ke­sindir. Bu bağ iki yönlü işleyen bir mekanizma ile somutlaşmıştır. Bir yandan dış ticaret açıkları dış borçları büyütürken bir yandan da artan dış borçlar dış ticaretin genişlemesine imkân vermiştir. Dış borçlar kısmen de olsa ithalatın finansmanında kullanılmıştır. Örneğin, askeri malzeme ve silah satın alımında. Burada üzerinde durmak istediğimiz husus dış borçların ödenmesi için ihracatın teşvik edilmesidir. Örneğin DUİ idaresine verilen imtiyaz tütün ve İpek kozası üretiminin ve ihracatının artmasında etkili bir rol oynamıştır.” Borçlanma-geri ödeme mekanizması ile, Osmanlı ekonomisinde yaratılan iktisadi artığın İmparatorlukta faaliyet gösteren yabancı şirketlerin faiz ve kâr gelirleri şeklinde sermaye getiren ülkelere fazlası ile geri döndüğü saptanmıştır. Osmanlı Bankasının ve diğerlerinin büyük kârlarının başta gelen kaynağı dış borç İşlemlerine aracılık yapmaları idi. Bu nedenle Avrupalı aracılar Osmanlı Devletini sürekli borç almaya teşvik ettiler. Öyle ki bu teşvikler Osmanlı devlet adamlarını tehdit derecesine ulaşmıştı.

 

 

 

 

 

 

1881-1914 (Milyon İngiliz Sterlini Olarak)

KAYNAK: Pamuk ŞEVKET

 

1914 yılında Osmanlı İmparatorluğunun 156.4 milyon Osmanlı Lirası (veya 142.2 milyon Sterlin) dış borç bakiyesi olduğu tespit edilmiştir. Buna kısa vadeli (veya dalgalı) borçlar dahil değildir. Normal borçların alacaklı ül­kelere göre dağılımı şu şekildedir: Osmanlı Devletinde yabancı sermaye yatı­rımlarında olduğu gibi, dış borçlarda da en büyük pay Fransızlara ait idi. Fran­sızların Osmanlılardan alacağı 82.8 milyon Osmanlı Lirası idi. Bu miktar top­lam borçların %53'ünü teşkil etmektedir. Dış borç hesabında Fransızlardan sonra %21 (3.2 milyon Osmanlı Lirası) pay ile Almanlar, %14 (21 milyon Osmanlı Lirası) pay ile İngilizler gelmekte idi. Ş.S. Aydemir diyor ki: “Cumhuriyet eski saltanat idaresinden ancak; İktisadi esaret şartları ile iktisadi ve mali perişanlık, yokluk, cihazsızlık ve bir de ağır borçlar devralmıştı.”

 

Osmanlı Devletinin son döneminde demiryolu işletmeciliği, bankacılık ve ticaret alanındaki gelişmelerin ülke içerisinde tarım ve sanayi sektörlerindeki gelişmelerden kaynaklandığını ileri sürmek mümkün değildir. Bu sektörlerin gelişmesinde ekonominin dışa açılması ve Batılı kapitalist ülkelerin Osmanlı Devletindeki iktisadi çıkarlarını artırmak için bu alanlara yaptıkları yatırımlar birinci derecede rol oynamıştır.” Bunun yanında, özellikle demiryolları yapımın­da Osmanlı Devletinin çabalarını unutmamak gerekir. Osmanlı Devleti, içe kapalı tarım alanlarını piyasaya açmak, madenlerin işletilmesini kolaylaştırmak için demiryolu yapımına büyük önem vermiştir. Bu amaçla yabancılara verilen ayrıcalıklar, teşvikler olağanüstüdür. Bu politika ile Osmanlı Hükümetleri bi­linçsiz olarak yabancılara verilen kapitülasyonları artırmışlar, yabancı şirketle­rin Osmanlı topraklarında devlet İçinde devlet olmaları yolunu açmışlardır.

 

Bankacılık ulaştırma ve ticaret alanındaki gelişmeler Osmanlı ekonomi­sinde tarım ve sanayi sektörlerini tamamlamaktan çok, kapitalist Batı ülkeleri­nin Osmanlı Devletindeki ekonomik hakimiyetini pekiştirmiştir. Osmanlı eko­nomisinin Batıya bağımlılığı artmıştır. Batının Osmanlı üzerindeki emperyalist emelleri giderek genişlemiştir.

 

Osmanlı Devletine yabancı sermaye yatırımları 19. yüzyılın ikinci yarı­sında dış borçlanmanın başladığı yıllarda girmiştir. Batının Osmanlı İle yaptığı ticaretin kapsamı genişledikçe yabancı sermaye bu ticareti kolaylaştıracak hiz­met alanlarına yatırımlarını artırmıştır. 1914 yılına kadar Osmanlı Devletine 74.3 milyon İngiliz sterlini (81.7 milyon lira) yabancı sermaye yatırımı yapıl­mıştır. Bu yatırımın 61.3 milyon sterlini demiryolu inşaatı, bankacılık ve ticaret faaliyetinde toplanmıştır.

        

           Yol sistemi, tarih boyunca,bütün devletler için daima hayati bir önem taşımış, ticari ve ekonomik faaliyetler,haberleşme ve ulaştırma işleri ve özellikle askeri gayelere hizmet gibi hususlar, ancak düzenli bir yol sistemi ile olur ki hakim olduğu toraklarda mükemmel bir yol sistemi kuran Osmanlı Devleti bunun en güzel örneğidir. Ne var ki bu geniş sistem XVIII.yy.ın 2.yarısından sonra bozulmaya başlamış ve bu bozulma, Tanzimat’a kadar devam etmiştir. 1856 yılından itibaren gerek Sultan Abdülmecit (1039-1861), gerekse iki önemli devlet adamı olan Ali ve Fuat Paşaların düşüncelerinin verdiği bir ortamla Avrupalı yatırımcılar, demiryolu yapma ve işletme imtiyazı için Bâb-ı Âli’ye başvurdular. Yatırımcılar bu imtiyazı alırken, genellikle imparatorluğun nüfus yoğunluğu fazla, toprakları verimli, önemli limanlara yakın, Avrupa endüstrisi için ucuz ve kaliteli mallarına açık Pazar olabilecek bölgelerini tercih ediyorlardı. Demiryolu inşaatını başarıyla tamamlayan devlet, işletme işini de ele kendisi ele almıştır.

           

            1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı yenilgisinin ardından 1886-1905 yılları arasında on bir  borçlanma olmuş, bunlardan iki tanesi kısmen iktisadi amaçlı olup demiryolları ile ilgili olarak alınmıştır. 1854’ten bu yana devletin borç politikası değişmemiş ve yapılacak olan tek demiryolu projesi de Sultan II. Abdülhamit devrinde olmuştur. Şam-Medine arasındaki 1302 km. uzunluğundaki bu demiryolu 1901-1908 yılları arasında yapılmıştır. Her taraf parsellenirken, mukaddes niteliği sebebiyle kimsenin aklına getirmediği tek bölge kalmıştı ki o da; Hicaz’dır. Aslında 1865’ten beri söylentiler, beklentiler olsa da bunu gerçekleştiren olmamıştır. Hicaz bölgesi, Bâb-ı Âli’nin kimseyle çatışmaya girmeden, kimsenin çıkarına dokunmadan kendi başına girişimde bulunabileceği tek yer olarak kalmıştı.

 

  Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’nin kendi kendine yapmaya çalıştığı bu proje, sömürgeleri  yüzünden Avrupa’yı endişelendirirken, projenin gerçekleşmesinin mümkün olamayacağına inanan % 90 oranındaki gerekçesi, para bulunamaması ve mali sıkıntılar sebebiyle, Osmanlı yönetiminin eline geçen meblağları yerinde harcamama alışkanlığının varlığıydı. Muntazam bir bütçesi bulunmayan Düyûn-ı Umûmiye İdaresi dışında toplananların, keyfi yöntemlerle harcadığı bir topluma karşı bu güvensizlik çok haklıydı.

 

“Yabancı sermaye Osmanlı Devletinde 1914 yılına kadar demiryolu inşası için 46.9 milyon sterlin yatırım yapmıştır. Bu yatırımın %49.6 sı Fransızlara, %36.8'i Almanlara ve %9.8 i İngilizlere ait idi. Demiryolu yapımı ve işletmesi yabancı sermayedarların en cazip buldukları ve kendi aralarında kıyasıya reka­bet ettikleri alan idi. Yabancı sermayenin demiryolu yapımı ve işletmesinde çok istekli davranmalarının birinci nedeni bu amaçla Osmanlı Devleti ile yaptıkları imtiyaz anlaşmalarının çok geniş kapsamlı tutulmasıdır”. Yabancı sermayedarlar inşa ettikleri demiryolu güzergâhında ticaret yapma imtiyazına sahip olmakla yetinmemişler, tüm yerüstü, yeraltı zenginliklerini de kontrollerine almayı ve nüfus bölgeleri kurmayı da istemişlerdir. Ve bunda başarılı da olmuşlardır. Bağdat demiryolu hattının yapımı için Almanlarla yapılan imtiyaz antlaşması bu konuda çok açık bir örnektir. Bağdat demiryolu hattı imtiyazının ele geçiril­mesi için Batılı kapitalistlerin Osmanlı Devleti üzerindeki baskıları ve kendi aralarındaki rekabetleri ayrı bir araştırmaya konu olacak kadar zengindir. Birin­ci Dünya Savaşının nedenleri arasında Bağdat demiryolu imtiyazı mücadelesini gösterenlere katılmamak mümkün değildir.

 

Batılı kapitalistler için Osmanlı topraklarında demiryolu inşasını cazip hale getiren ikinci neden "km garantisi" denilen yöntemdir. Osmanlı Devleti yapılan demiryollarına borçlanarak sermaye katkısında bulunduğu gibi, yabancı şirketlere km başına bir teminat ödemeyi de kabul etmiştir. Böylece, Osmanlı Devleti demiryolu inşaat ve işletmesinin mutlaka kâr etmesini teminat altına almıştır. Birinci Dünya Savaşından önceki 30-40 yıllık dönemde yabancı sermaye yatırımlarının demiryollarında yoğunlaşması Osmanlı topraklarına has bir du­rum değildi. Yabancı sermayenin Osmanlı Devletindeki sektörsel dağılımı, 19. yüzyılda dünya çapındaki genel dağılımına ana hatları ile benzemektedir.

 

1914 yılına kadar Osmanlı toprakları üzerinde 6107 km demiryolu inşa edilmişti. Bunun 4037 km si yabancılar tarafından yapılmış ve işletilmişti. 1899-1909 döneminde yabancı demiryolu şirketlerinin 26 milyon sterlin kâr ettikleri, ayrıca Osmanlı hükümetinden 10 milyon sterim km. garantisi aldıkları tespit edilmiştir. Bu verilere göre, yabancı şirketler demiryollarına yaptıkları 46.9 milyon sterlin tutarındaki yatırımın çok büyük bir bölümünü kısa sürede ve doğrudan geri almışlardı. “Osmanlı Devletinden Türkiye Cumhuriyetine 4100 km. demiryolu intikal etti. Cumhuriyet hükümetleri bu demiryollarını satın alarak millileştirdi. Tüm bu çabalara ve verilen ölçüsüz taviz ve imtiyazlara karşılık geniş Anadolu top­rakları üzerinde demiryolu hattı çok yetersizdi. Bu konuda bir fikir vermek düşüncesi ile 1911 yılında Avrupa'da demiryolu uzunluğunun 338.9 bin km. olduğuna değinelim. 1920'lerde kara ve denizyolu ulaştırmasının daha da geri olduğu söylenebilir. Cumhuriyet döneminde özellikle 1939' a kadar demiryolla­rının geliştirilmesi politikası devam etmiştir. Osmanlı'dan devir alınan hatlarda bakım ve onanın faaliyetleri sürdürülmüş, demiryollarının uzunluğu yeni hatla­rın eklenmesi ile iki katına çıkarılmıştır.”

 

Yabancı sermayenin Osmanlı Devletinde kârlı buldukları diğer bir alan bankacılık sektörü olmuştur. Osmanlı Devleti ile ticaret ilişkisi kuran hemen her Batılı kapitalist ülke Osmanlı Devletindeki kârlı para ticaretinden pay kap­mak için Osmanlı topraklarında banka şubesi açmışlardır. Bu alanda ulusal kuruluşların gelişmemiş olması yabancı bankaların faaliyetlerini kolaylaştırmış ve genişletme imkânı vermiştir. Yabancı bankalar dolaysız yabancı sermaye yatırımlarına katılmıştır, özellikle tahvil ve hazine bonosu satın alarak devlete borç vermeyi cazip bulmuşlardır. Yabancı sermaye 1914 yılına kadar Osmanlı Devletinde bankacılık sektöründe 9.8 milyon Lira (9.8 İngiliz Sterlini) tutarında yatırım yapmıştır. Bu alanda en büyük pay %38.2 ile Fransızlara ait idi. İkinci sırada %33.1 ile İngiliz sermayesi, üçüncü sırada %19.7 ile Alman sermayesi gelmekte idi.

 

Yabancı bankalar Osmanlı Devletinde ticaretin geliştiği ve tarımsal üre­timin pazara açıldığı bölgelerde yabancı ve gayrimüslim tüccarlarla işbirliğine giderek tarımsal ve madensel hammaddelerin ucuza kapatılması operasyonuna katılmışlardır. Ulaştırma ve madencilik alanında yatırım yapan yabancı serma­yeye aracılık etmişlerdir.

 

Osmanlı Devletinde yerli (milli) sermayeye dayalı ilk bankacılık girişimi Mithat Paşanın 1863'de kurduğu Tarım Kredi Kooperatiflerinin Ziraat Banka­sına dönüştürülmesidir. Ziraat Bankası tarım sektörüne ucuz kredi sağlamak için örgütlenmiş bir devlet bankası idi. “Osmanlı Devleti döneminde bankacılık alanında etkili bir rol oynadığı söylenemez. Ulusal bankacılık sermaye ve girişimci eksikliği yüzünden gelişmemiştir. Bankacılık alanında İkinci Meşrutiyete kadar yabancı sermaye mutlak olarak hakimiyetini sürdürmüştür. Osmanlı Devletinde yabancı bankaların özellikle Fransız-İngiliz ortaklığı ile kurulan Osmanlı Bankasının (Bank-ı Osmani-i Şa­hane 1863) etkisi çok fazla idi”.

I.Dünya Savaşına girerken imparatorluk tüm imtiyazları kaldırmış ise de buna müttefik Almanya bile karşı çıkmıştı. Mondros’tan sonra Osmanlının sömürge konumu bir kabuk daha bağladı yönetime de el konularak sömürü yayılmak ve hızlandırılmak istendi.

 

 

1) DUYUNU UMUMİYE İDARESİ’NİN GETİRDİĞİ SONUÇLAR  VE KALDIRILMASI

 

                Sultan II. Abdülhamit’in mali reformlarının ve Düyûn-ı Umûmiyye komisyonunun çabalarının sonucu olarak toplam devlet gelirleri tahsilatındı büyük artış görülmüştür.

           

            Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin, hakikatte yalnız mali bir şirket iken politika işlerine de karışmış, memleketin her yerinde sayısız şubeler açmış, yeni istikrarsızlıklara delâlet etmiş, adeta devlet içinde devlet kurmuştur. Neticede devletin bütün iktisadi ve mali kontrolünü ve hatta hakimiyetini ele geçirmiş olan bu müessese, Millî Mücadeleden sonra ilga olunmuş, T.C. Devleti, İmparatorluğun tasfiyesi sonunda kendine düşen küsür milyon lira miktarındaki borcu kabul etmiş ve 1928’de çıkan bu ihtilaftan sonra bu borçları ödeyip kurtulmuştur. Böyle bir Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin teşekkülü devletin mali istiklâline uygun olmamakla beraber borç yekununun yarıya inmesi, büyük bir müdahale vesilesinin ortadan kalkmış olması ve nihayet mali itibarı iadesi o iflas vaziyetindeki devlet için büyük bir kazançtır.

 

            Rüsum-ı Sitte gelirlerinin Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’ne devredilmesi, istikrazın yapıldığı devletlere adlî, malî ve iktisadî imtiyazlar verilmesi, bunlardan umulan imtiyazı sağlayamamıştır. Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi, ancak Cumhuriyet’ten sonra kaldırılmış ve bundan sonra borçlar tamamen ödenmiştir. Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’ne birtakım tepkiler de olmuştur ki Vakit Gazetesi, Türk halkının başına kapitülasyonlardan sonra ikinci bir bela olarak çöreklenen Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’ni, padişahın dirayet ve vatanseverliğinin örneği olarak görmüştür.

 

a) Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi Sonrasında Alınan Borçlar

 

                Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin kurulması, yabancı alacaklıların menfaatlerini korumak ve onlara güven telkin etmek üzere kurulmuştur. Bununla Osmanlı maliyesinin kurtulmayacağı kesindir. Bunun için Sultan II. Abdülhamit, devrinde devam eden sıkıntı yüzünden yeni borç alma girişiminde bulunmuştur.

 

            Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi kurulduktan sonra, artık dış borçlara girilmemesi gerekirken, Sultan II. Abdülhamit’in mutlakıyet döneminde yirmi adet istikraz tutarı 130.535.597 Osmanlı Altunu olmak üzere 1914 yılına kadar toplam yirmi yedi defa 171.592.185 Osmanlı Altunu borçlanılmıştır. Bunların bir-ikisi hariç, diğerleri bütçe açıklarına ve anapara faizlerine tahsis edilmiştir. 1886 ve 1896 yılları arasında borçlanmalar olduğu gibi 1904-1914 yılları arasında yine borç alımlarının devam ettiğini görüyoruz.

 

                  Sultan Abdülmecit’in açtığı ve Sultan Abdülaziz’in genişlettiği borç yolunda Sultan II. Abdülhamit’in de yürüdüğünü görüyoruz. Ancak mütevazı olup, israfçı bir zihniyetle yapılmamıştır. Bunlardan bir kısmı dalgalı borç tasfiyesine, diğer bir kısmı da bütçe açığının kapatılmasına, askeri ihtiyaçlara ve demiryolu yapımına tahsis edilmiştir. Borçlanmanın çoğunu Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi garantisinde yapılması, diğerlerinin da güvenilir kaynaklara karşılık gösterilmesi ve Sultan II. Abdülhamit’in faizleri zamanında ödemesi, devletin mali itibarını yükseltmiştir. Genel borç 40.000.000 olup, bütçe açığı senemi 5.000.000 dur.

 

            Dış borçlanmalar ilk etapta Osmanlı ekonomisine bir yabancı sermaye akımı gibi olmuşsa da uzun zaman içinde, Osmanlı’da oluşan iktisadî fazlalığını Avrupa’ya aktaran bir kanal görevi görmüştür. Dış borçlar, dış ticaret hacminin gelişmesi açısından da önemlidir.

 

            Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin zararlı mı yoksa  kârlı mı olmuştur sorusundan  çok,mümkün olup olmadığı üzerinde durulmalıdır. Osmanlı Devleti Ayastefanes’u  imzaladıktan sonra bir mali buhrana girmiş ve bundan sonra tek başına hareket etmesi imkansız hale gelmiştir. Berlin Kongresi’nde borç para veren devletler menfaatlerinin koruması için bir komisyon kurulmasını istemişlerdi ki bunun kurulması Osmanlı  Devleti‘nin Maliyesinin  yabancı kontrolüne girmesi demekti. Bunu önlemek için  Osmanlı Devleti, Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin kurulmasına karar vermiştir. Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’ne bakıldığında yetkileri ve  ayrılan gelirleri ile siyasi ve mali yetkilerden büyük fedakârlıklar yapıldığı görülür ve bunun şerrin ehveni olarak kabul etmek gerekir.

 

b) Türkiye Cumhuriyetine Devredilen Osmanlı İktisadi Yapısı

 

            Osmanlı toplumunun XIX. yüzyılın pek çok az gelişmiş ülkelerinden farkı,merkezi devletin diğer toplumsal kesimler ve yerel unsurlar karşısındaki gücüdür. Bunun  yanında XIX. yüzyıl boyunca Avrupa Devletleri arasındaki rekabet sırasında imparatorluk ta tek başına etkili olmamıştır.  Osmanlı Türkiye’sinden T.C.’ye devredilen mirasın özelliklerin biri,tarıma dayalı unsurların yanında, dış ticarette sermayeye açılmış yapıları diğer taraftan güçlü merkezi devlet, siyasal bağımsızlığını sağlanamamış olması ve küçük  üreticiliğin ağır bastığı tarımsal yapılar bulunmaktadır. Bunlar Osmanlı Devletini az gelişmiş ülkelerden ayırmaktadır.

           

            Türkiye Cumhuriyeti Devleti,savaşlardan yıpranmış ve son asırda gelir kaynakları değerlendirilememiş  vatanına sahip olduğu vakit, Osmanlı Devleti’nden  kalan  ve kendi hissesine düşen dış borçları da Lozan Antlaşması’nda  kabul etmiştir. Osmanlı Devleti yaşamının son dönemlerinde,çağının teknik ve bilimin çok gerisinde,ilkel tarıma dayalı,1838 Osmanlı İngiliz ticaret sözleşmesiyle de tüm Osmanlı ülkelerini,yabancı tüketim mallarının serbestçe girdiği sömürge haline getirmiştir. Yine 1881’de imzalanan Düyûn-ı Umûmiyye idaresi ile yabancı kuruluşların denetimi altına girilmiştir. Yapılan İktisat Kongresiyle, durum düzeltilmeye çalışılmıştı.

 

c) Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin TBMM Tarafından Kaldırılması Ve Lozan Konferansı’nda Karara Bağlanması

 

                Büyük Millet Meclisi Hükümeti memleketin tamamına  hakim olduktan sonra Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin tahsildarlık vazifesine son vermiş ve 14 Haziran 1923’te tütün inhisarına sahip Reji İdaresiyle yapılan anlaşma ile hükümet, müddetin hitamından evvel inhisarı feshetmek hakkını almıştır.

 

            Lozan Barış Konferansı başlarken Lozan’a giden Delegeler Kurulu’na “Ermeni Yurdu asla kabul olunamaz” ilkesinden sınırlara, Adalar hususundan Trakya’nın durumunu, ordu ve donanmanın sınırlandırılması konusundan Türkiye’deki yabancı kurumlara kadar birçok direktif verilmişti. Ancak bu direktifler arasında olup, konumuzu ilgilendirenler kapitülasyonlar ve Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi olmaktadır. Bunlar ise şöyledir: 1) Kapitülasyonlar (Yurttaşlar zararına yabancılara verilen ayrıcalık hakları) kabul edilmeyecek, gerekirse bu konuda görüşme kesilecektir. 2) Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nin kalmamasına, bu borçların Türkiye’den ayrılan memleketlere de paylaştırılmasına, Yunanlılara aktarılmasına yani onarım karşılığı tutulmasına, olmazsa 20 yıl sonraya ertelenmesine çalışılacak ve güçlük çıktığında Ankara’dan sorulacaktır.

 

            30 Kasım 1922’de Fransız Bompard’ın başkanlığında toplanan Maliye Alt Komisyonu, Osmanlı Genel Borçlarının ondan ayrılmış ülkelere de bölüştürülmesi konusunda Türk Delegesi Hasan Bey’in savunmasını kabul etmiş ve bölüştürmenin usulü üzerindeki görüşmelere başlamıştı.

 

            Lozan’da çıkan bir başka sorun ise Muharrem Kararnamesi dahilindeki borçların faizlerinin İngiliz Lirası olarak ödemek zorunda kalışımızdır ki biz bunları Fransız Frangı olarak Ödemeyi istemişizdir. Birçok mesele halledildikten sonra şimdi de barışın uzamasına bile sebep olacak konu borçların hangi cins parayla ödeneceği hususu oluyordu.

           

            Konferans toplantıları başladıktan itibaren 26 günlük süre zarfında Trakya Sınırları sorunu, Adalar sorunu, kapitülasyonlar sorunu, Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi sorunu, Onarım sorunu ve Boğazlar Sorunu söz konusu olmuş ve Genel Borçlar sorununda, şimdiye kadar Alt Komisyonlarda elde edilebilen bir sonuç varsa, o da, ulusal sınırlarımız dışında bulunan ve ne olacakları belirmemiş bulunan, İmparatorluktan ayrılması halinde kendi başına yaşama gücünü gösterecek olan öteki uluslara, gelirleri oranında borç dağıtılması esası üzerinde anlaşılmış olmasıdır.

 

            Ancak bir süre sonra yapılan tüm çabalar, kavuşturulmak istenen Barış Antlaşmasına varmaya değil, yanaşmaya dahi çalışılmıyor, yine de görüşmeler uzayıp gidiyordu. Nitekim yapılan tüm fedakârlıklara rağmen bir türlü kesin sonucu vardırılamayan Lozan Barış Konferansı görüşmeleri, olumsuz bir şekilde 04.02.1923 gününe kadar sürecek ve Barış Görüşmelerinin I. Dönemi bu tarihle sona erecektir.

 

            Bu sırada Türk Hükümeti ile Müttefik Devletler arasında notalar alınıp verilmiş ve gerek müttefikler 31.03.1923 günlü notalarında, gerekse Türk Hükümeti 07.04.1923 günlü notasında eski düşüncelerinden vazgeçmiş görünmekle beraber, yeniden görüşmelere başlayabileceklerini bildirmişlerdi. Neticede yola çıkan Türk Delegeleri 21 Nisan 1923’de Lozan’a vardılar. 23 Nisan 1923’de Lozan Barış Görüşmeleri yeniden başladı. Görüşmeler çok ağır geçerken Rauf Bey bir yandan  M. Kemal Paşa’yı da durumdan haberdar ediyordu ki gelişen olaylar karşısında M. Kemal Paşa da 25 Mayıs 1923’ten itibaren 8 Temmuz 1923’e kadar gerek telgrafları, gerekse şifreli bildirilerle görüşlerini iletmiştir.

 

            8 Temmuz 1923’te borçların faizi konusundaki anlaşmazlık da, Türk Delegelerinin ileri sürdükleri formüllerden biriyle çözüldü. Sonraki günlerde de, öteki sorunların çözülmeleri birbirini izledi. Ancak durum böyle devam ederken görüşmelerin bir sonuca varmaması halinde savaş halini bile göze alan T.C. Devleti, olayların lehimize hallolması ile 24 Temmuz 1923’te antlaşmayı imzalamıştır.

 

            Lozan’da dış borçların ödenmesi hususu artık bir karara bağlanmıştır. 1854’ten beri batı ülkelerinden Osmanlı Devleti’nin aldığı paralar ve faizleri yekun tutmaktaydı.

 

            Bu borçlar o tarihten sonra Osmanlıdan ayrılan devletler arasında pay edilmiş ve Türkiye’ye kalan bölümün, düzenli taksitlerle Türk Parası veya Fransız Frangı olarak ödenmesi kabul edilmiştir. Ödemelerde yabancı denetimi kaldırılmış, Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi kalkmış oluyordu. Kapitülasyonlarla Türkiye’nin istediği şekilde sonuçlandı. Adlî, malî ve ekonomik tüm kapitülasyonlar kaldırılmıştı. Bu iki konu Türkiye lehine kazanılmış bir başarıdır.

           

            Görüldüğü üzere konferansın I. Devresinde çözümlenir gibi görünse de ancak II. Devrede çözüme ulaşan kapitülasyonlar ile özellikle dış borçlar sorunu bir sonuca bağlanmıştı. Bu da gösteriyor ki artık Osmanlı Devleti Hukuken sona ererken, galip devletler yeni Türk devletini resmen tanımış oluyorlardı. Artık Osmanlıdan kalan sorunların birçoğu çözüme ulaşmıştı. Halen de geçerliliğini korumakla birlikte, bağımsızlıkları tehlikede olan, bir anlamda az gelişmiş devletlere örnek olması bakımından da önemlidir.

 

            Osmanlı Devleti’nden bozuk bir malî düzen devralmış olan T.C. Devleti’nin gayesi, bağımsızlığını koruyarak malî dengesini düzeltmekti ki bunu da “denk bütçe” esasına göre yapacaktı. Malî bağımsızlık bundan sonra dış borçların ödenmesi, yabancı şirketlerin satın alınıp memleketteki ham maddelerin değerlendirilmesiyle mümkün olacaktı.

 

            Lozan’ı takip eden zamanda Türkiye’nin sanayi cihazı elbette yerli değildi. Bunun sebebi ise Millî sermayelerin, çabuk ve maksatlarımıza uygun bir bütçe alabilmemize kifayet edecek kadar çok ve kuvvetli olmaması idi. Dünya ekonomik şartlarının getirdiği istihaleler, devleti sanayi işleriyle daha yakından ve radikal olarak uğraşmaya sevk etti.

 

            Bir tek ulusal ekonomi ve onun icapları vardır.bu gayeyi tatbik ve takip edecek mekanizma, Ekonomi Bakanlığı mekanizmasına ilave edilmiştir.

 

Türklerin ekonomik tutum ve davranışları, Osmanlı imparatorluğunun top­lumsal ve siyasal yapısı tarafından biçimlendirilmişti, İnalcık bu konuda şöyle der: “Osmanlıların ekonomik anlayışı, Ortadoğu'daki devlet ve toplum hakkında­ki temel kavramlarla yakından ilişkilidir. Bu kavram, devletin son amacı olarak yöneticinin gücünün tümcü ve yaygın bir nitelik kazanmasına, bunun için de zengin gelir kaynaklarının ele geçirilmesine bağlıdır. Bu anlayış ise, üretici sınıfla­rın zengin edilmesine dayalıdır. Böylece devletin esas işlevi, bu koşulların sürdü­rülmesini sağlamaktır.”

 

“Toplum, devlet felsefesi olarak, üretimle uğraşmayan ve dolayısıyla vergi ödemeyen yönetici sınıfla, üretici olan ve dolayısıyla vergi ödeyen halk arasında bölünmüştü. Halk ise, ticaret ve sanayi ile uğraşan kentliler ve tarımla uğraşan köy­lüler olarak ikiye bölünmüştü. Ortadoğu devletlerindeki inanç, devletin barış ve zenginliğinin, her yurttaşın toplum içinde sahip olduğu yerde tutulmasına dayalı olduğuydu.” Ortadoğu devletlerinde, alınacak bütün Önlemleri belirleyen gerçek yönetici küttab'ın kafasında egemen olan devlet ve toplum kavramı işte buydu. Bu kavram, toplumun geleneksel örgütlenme biçimini değişmeden alıkoyacak ve halkın refahını bozmayacak biçimde, devlet gelirlerim olanaklı olduğu ölçüde ar­tıran bir ekonomi ve bir ekonomik örgütlenme gerektiriyordu.

 

“Devlet, ticarî merkezleri ve yolları geliştirecek, ülke içinde ekim yapılan ala­nın genişletilmesi için halka yardım ederek ve sömürgeleri yoluyla uluslararası ti­careti destekleyerek, imparatorluktaki temel ekonomik işlevlerini yerine getiriyor­du. Fakat bütün bu çabalar, yöneticinin içinde yaşadığı siyasal ve toplumsal dü­zen çerçevesinde, çağdaş bir kapitalist ekonomi ilkelerine göre gerçekleştirilecek malî ve siyasal çıkarları ortaya koyamıyordu. Oysaki böyle bir düzenin bilgi ve ör­gütlenmesine sahip olan Avrupa, Osmanlıların Ortadoğu imparatorluklarına kar­şı büyük bir tehdit oluşturmuştu.”

 

“İnalcık'ın sözlerinden de görüldüğü gibi, Osmanlı siyasal ve toplumsal yapısı, kapitalist ekonomik gelişmenin sağlanmasına uygun değildi. Bu nedenle, imparatorluğun ekonomisi cılız kaldı ve dışa bağımlı duruma geldi. Özet olarak, Türkiye Cumhuriyeti, bölgede egemen olan tarihsel koşulların ve imparatorluğun toplumsal, ekonomik ve siyasal yapısının ürünü olan güçsüz ve dışa bağımlı bir ekonomi devraldı.”

 

Düyûn-ı Umûmiye  İdaresi  kaldırılınca borç  alma işlemlerinin  bitmediğini 1886-1896 ile 1904-1914 ve hatta 1950’lerden  itibaren  günümüze  kadar devam ettiğini görüyoruz.

 

  


Emre Kongar, 21. yüzyılda Türkiye, Remzi Kitabevi.,  İstanbul 2001, 28. Baskı,  S.341

Tevfik Çavdar, Osmanlıların Yarı Sömürge Oluşu, Ant Yayınları., İstanbul 1970, S.12

A.Afet İnan,Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi,Başb. Kült. Müstş. Cumh.50. yıl. Yay., 10, Ankara 1973 s. 26

Kongar ,a.g.e, s. 341

Emine Kıray, Osmanlıda Ekonomik Yapı Ve Dış Borçlar, İletişim Yay., İstanbul 1993, s. 45

Kıray,a.g.e, s.46

Kıray,a.g.e, s.90

Kıray,a.g.e, s.53                                                                                                                                                                                                                                                                      

Kıray,a.g.e, s.55; Osmanlı  ekonomisinin  sarsılma  nedenleri  üzerine  bkz., Niyazi Berkes, 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi , C.I., 2.b. ,  Gerçek Yay. , İstanbul 1972, s. 169-173.

Şevket Pamuk, Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık Ve Büyüme (1820-1913), Türkiye Ekonomik Ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları., İstanbul 1994, 2. Baskı  s. 11/15

 

Çavdar, age, s. 39

Sait Açba,Osmanlı Devleti’nin Dış Borçlanması (1854-1914)  AKÜ Yay., Afyon 1995, s .1 

Minibaş Türkel, Çağ Atlama Serüveni, Bağlam Yayınları., İstanbul 1994, s. 42

Cezmi Eraslan, II. Abdülhamit Ve İslâm Birliği, Ötüken Yay., İstanbul 1995, s. 49-50.

Mukata’a, Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin gelir kalemlerinden biridir. Arapça’da “kesişme” anlamına gelen bu kelime, bir gelirin belirli bir bedel üzerinden bir mültezime veya emine “süreli, yıldan yıla veya kayd-ı hayat şartıyla kesilip verilmesi” demektir. Buna göre ister iltizam suretiyle, ister emanet yoluyla ehsil edilen devlet varidatından her bir kalemde tespit olunan gelir toplamına da mukata’a denir. Bkz., Türk Ansiklopedisi, s. 404.

Açba, a.g.e, s. 9-10

Açba, a.g.e, s. 43

Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, Türkiye İş Bankası Yayınları., Ankara 1970, s. 229

Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi Ve İçtimai Tarihi, C I Cem Yayınevi.,  İstanbul 1974  s. 432

 

Türk Ansiklopedisi, c.24, MEB. Yay. ,Ankara 1976 s.406

Başta Osmanlı Bankası olmak üzere hükümete kısa vadeli avans veren diğer İstanbul bankerlerinin, alacaklarının sağlam bir esasa dayanması  için yapılan başvuru olumlu karşılanmış ve 10Kasım 1879’da “Rüsüm-ı site” sözleşmesi yapılmıştı. Bkz., Açba, s.87.

Açba, a.g.e, s. 10

Açba, a.g.e, s. 104.

Eldem, a.g.e, s. 265

Pamuk, a.g.e, s.  65

Sina Akşin (EDİTÖR) Çağdaş Türkiye Tarihi, C III. Cem Yayınevi., İstanbul 1996 s. 218

Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi, Ezgi Kitabevi., Bursa 2000 VI. Baskı, s. 18

Şahin a.g.e, s. 25

Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Dün Bugün Yarın, X Baskı, Tekin Yayınevi.,  İstanbul 1976 s. 104/107

Şahin, a.g.e, s. 24

 

Şahin, a.g.e, s.24

Şahin, a.g.e, s. 25

Şahin, a.g.e, s. 25

S. Yahya Tezel Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, Yurt Yayınevi., Ankara 1982, s. 69/72

Şahin, a.g.e, s. 26

Şahin a.g.e, s. 19

 

Ircıca, Çağını Yakalayan Osmanlı, Osmanlı Devleti’nde Modern Haberleşme Ve Ulaştırma Teknikleri, (yay.haz.) Ekmeleddin İhsanoğlu, Mustafa Kaçar, İstanbul 1995, s.271-272.

Ircıca, a.g.e, s. 272-273

Ircıca, a.g.e, s. 274

Ircıca, a.g.e, s. 282

Ircıca, a.g.e, s. 291

Ircıca, a.g.e, s. 302

Şahin, a.g.e, s. 23

 

Gülerman Adnan, Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal yapısı, Anadolu matbaacılık., İzmir 1987, s. 27

 

Şahin, a.g.e, s. 21

Hayri R.Sevimay, Cumhuriyete Girerken Ekonomi, Kazancı Hukuk yay., İstanbul 1995, s. 34

Stanford J.Shaw, Ezel Kural Shaw, çev. Mehmet Harmancı, Osmanlı İmparatorluğu Ve Modern Türkiye, C.II, e yay., İst. 1983, s. 277

İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Kronolojisi, C.IV, Türkiye Yay., İst. 1972, s.322.

 

 

Ircıca, a.g.e, s.550

Vakit Gazetesi, Ahmet Emin Yalman tarafından 22.10.1917 tarihinde yayınlanmıştır. Bkz., İsa Kayacan, Basınımızın Anadolu Cephesi, Ece Yay. , Ankara 1996, s.22 ; 1900’lü yıllarda basın 1) Ulusal kurtuluştan yana olanlar, 2) Mandacılar veya Teslimiyetçiler, 3) işbirlikçiler  olarak ayrılmaktadır. Vakit Gazetesi bunlardan birincisine mensuptur. Bkz., Halûk Besen, Türkiye’de Gazetecilik, Gazeteler, Gazeteciler, İnkılâp Kitabevi., İst. 1997, s.19.

Necdet Kurdakul, Tanzimat Dönemi Basınında Sosyo–Ekonomik Fikir Hareketleri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1997, s. 114

Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C.VIII ,TTK Basımevi., Ankara 1962, s. 429

Kurdakul, a.g.e, s.177-178

Açba, a.g.e, s.107-121

Açba, a.g.e, s.119-122

Tezel, a.g.e, s.78

Karal, a.g.e, s.429

Karal, a.g.e, s.431-432

Pamuk, a.g.e, s.197

Pamuk, a.g.e, s.198

Özer Ozankaya, Cumhuriyet Çınarı 1923, 3.b.,Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1997, s.429-430

İnan, a.g.e, s.114.

Mahmut Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti 1923, Başnur Matbaası., Ankara 1971, s. 8

Hasan Bey (Saka), Lozan Konferansına giden delegeler arasında olup, Eski Ekonomi Bakanı ve Trabzon Mebusudur, Bkz., Goloğlu, s.5

Goloğlu, a.g.e, s.19

Ali Naci Karacan, Lozan Konferansı Ve İsmet Paşa, 3.b.,Bilgi Yay., İst. 1993, s.258

Goloğlu, a.g.e,  s.24

Goloğlu, a.g.e,  s.47

Goloğlu, a.g.e,  s.199

Goloğlu, a.g.e,  s.205

Osmanlı Devleti’nden kalan dış borçların Türkiye’ye düşen hissesine nispet olarak % 67’sinin ödenmesi kabul edilmiştir. Bkz., İnan, s.114.

İnan, a.g.e,  s.126

İnan, a.g.e,  s.114-115 ; Emre Gönensay, “İktisadî Bağımsızlık Ve Dış Yardım”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, s.30, Mart 1970, s.47

Celâl Bayar, “Cumhuriyetimizin Karşılaştığı İlk Meseleler: Türk Millî Ekonomisine Giriş”, Belgelerle Türk Tarih Dergisi, s.20,Ekim 1986, s.20

Bayar, s. 21

Kongar,a.g.e,  s. 348

Kongar,a.g.e,  s. 348

Halil İnalcık, The Ottoman Economic Mind And Aspects Of The Ottoman Economy Türk Tarihi Konferansları, Türk Tarih Kurumu Yayınları., Ankara 1997 s. 217/218

Kongar, a.g.e, s. 350

 

 

 

 

200 karakter kaldı

Bu yazıya hiç yorum yapılmamış