İşte Doğuda Komando Olmak

İnşallah Allah bize Doğuda ki kardeşlerimiz yanında olmayı nasib eder..

Bir yazı derledim Komando olmak isteyen arkadaşlarım için işin gerçek yüzünü anlatan bir yazı... Uzun olduğuna bakmayın yazının içindeki yaşananlar yanında zerre uzunluğu yok....

ÖNSÖZ

"Ölüm yalnızca iki santim yukarıda,' diyor Ahmet acı acı.Kafanızı siperden iki santim yukarı kaldırdınız mı alnınızın ortasına kurşunu yersiniz."

TUNCELİ

Hayatımda Tunceli diye bir yer duymadıydım. "Çok ufak bir yerdir, vadinin içi," dediler. Bilmediğin yer, illa ki heyecanlanıyorsun. Komutanlar "gideceğiniz yer çok güzel," demişlerdi. Acemide çok başarılı olunca bizleri bilgisayar kurasına sokmadan Tunceliye gidecekler arasına seçmişlerdi.
Tunceliye gittik araziyi ve coğrafi yapısını bilmediğimiz için bir ay bir yere gitmedik. Sabaha karşı, çatışmaya girdik. Dokuz saat sürmüştü.İlk ateşte bir arkadaşımızı da şehit verdik. Anons ettik, teslim olmalarını istedik. Ateşle karşılık verdiler. Tugay komutanı asker öldüğünü duyunca, "Ağır Silah Kullanın" dedi. Şehit olan arkadaşımız bizden biraz üstteydi, teskeresine altı yedi günü vardı, Çorum'a cenazesi gidiyor. Babası, "Teskere Yerine Cenaze Mi Gelecekti," diyor, o anda kriz geliyor, ölüyor.O anda insan şok oluyor.
Zaten açtık, sabaha karşı gittik, akşama kadar da çatışma sürdü. O anda açlık aklına gelmiyor... İhbar 12 kişiydi; üçü kaçmayı başardı, dokuzunu öldürdük. Şehit arkadaşı birliğe gönderdik. Kalan teröristleri Ovacık il Jandarmaya teslim ettik. Bu çatışmayı üç dört ay üstümüzden atamadık.
Mazgirt'te bir olayda dokuz kişiyi öldürdük, iki bayan bir erkek canlı yakaladık, teslim oldular. Kadının biri hamileydi. Teröristlerle karşılaşınca, insan öfkelenmez mi? Araçlara bindiriyorduk, il Jandarmaya teslim ediyorduk, sorgusu orada soruluyordu. Teröriste dokunamazsın. Yasak. Konuşsanız da, sana cevap olarak özgürlük işareti yapıyor. Jandarmaya normal ihbar, bize kesin ihbar gelirdi. Biz gider, imha ederdik. Mesela "burada dokuz terörist görülmüştür," dendiğinde, kesin vardır yani. Biz çok dolaşırdık, köylü seni terörist olarak bilir, asker olarak bilmez. İhbar alınca terörist gibi köye gidersin. "Arkadaşlar gelecekti, ne yana gittiler," dersin. Neyin ne olduğunu bilmiyorsun, abdest alıp gidiyorduk. Ayağımızdan bir ay bot çıkmadığı olmuştur. Dağda bazen telsizin şarjı bitince irtibat kesiliyor, araç gelmiyor, aç kaldığımız zaman oluyordu. Normalde çok güzel yemek çıkıyordu. Dağda konserve yiyorduk; et, balık...
Güneydoğu sorunu, Kürt sorunu yok da bir kişi ortalığı bulandırıyor. Öyle Kürt diye Türk diye bir olay yoktur. Öcalan olmasa bu sorun olmaz, arkasında çok büyük devletler var, adamı koruyorlar. Mesela rahmetlik Türkeş, "izin versinler, üç ayda kellesini getireyim," demişti. Türkeş'e neden izin vermediler, bilmiyorum. Haberleri izliyorum, aynı bizim operasyon yaptığımız yerlerde operasyona devam ediliyor, değişen bir şey yok. Aslında, orduyu, askeri durumu düşünecek olursan, bitmemesine imkân yok...

SAKALLI BİR ASKER OLDUM

Kış tatbikatı özellikle karda olurdu, çok zordu. Karda iki misli ağırlaşıyorsun. Kar kıyafetleri, beyaz kuşanman ağır bir dert tabii, tüfek parlamasın diye tüfeğe kılıf geçiriyorsun. Tatbikatlarda konserve çıkardı, çoğunlukla bozuk olurdu, yenmezdi. Sabahları un çorbası çıkardı. Biz arkadaşlarla çarşıdan bir şeyler alır, depoya koyardık. Yenmeyecek şeyler çıkınca, koyduklarımızı depodan alır, garibanlarla beraber yerdik. Silah kullanmayı iyi öğrendim. Keskin nişancılara rozet türü bir şey takarlardı, benim de vardı tabii.
Bir gece tabur komutanı geldi karakola, bu arada köyden ateş geldi. Bana, "Bin Şu Araca, Git Tara gel şu köyü," dedi. "Tara," diyor, ama kendisi gitmiyor.
Tuzla'da ayrılırken otobüs bileti aldım, "PKK'lılar şu şirketlerin yollarını kesiyor, onlarla gitmeyin, başınıza iş gelir," diye uyarmışlardı. Bunu biraz geç hatırlayınca, yer ayırttığım şirketten değil, başka şirketten bilet alıyordum ki, ilk şirketin adamları bunu fark etti. "Yer ayırttın, neden bizden almıyorsun," diyerek daha askere gitmeden bizi güzelce dövdüler. Urfa'dan sonra, tembihlendiği için gündüz gözüyle Viranşehir'e vardık. Çok değişik bir ortam, bir hafta falan hudut oryantasyonu eğitimine tabi tutulduk. Hudut şemasında iz tarlası, tel örgüler, mayın tarlası gibi şeyler...
Tuzla'da kura çekene kadar normal takım eğitimi, yanaşık düzen eğitimi aldık. Üç defa atış yaptık. Kuradan sonra, Güneydoğu çekenler için yeni bir birlik oluşturuldu ve 15 gün iç güvenlik eğitimi aldık. Hudut çekince,15 gün de hudut eğitimi gördük. İç güvenlik eğitimi daha çok teorik. Elde silah, sırtta 25 kilo yük, helikopterle belirli bir yere taşıyorlar. Orada terörist var, önünüzden kaçıyor. Gece karanlık, terörist ateş ediyor, biz onu takip ediyoruz. Tuzla'da Güneydoğu benzeri bir köy yapmışlar, teröristler o köyde bir eve saklanıyorlar, orada kıstırılıyorlar. Neticede lav silahı, gerçek el bombası atılıyor, gerçek mermilerle taranıyor ve teröristler etkisiz hale getiriliyor. Araçla intikallerde araç ateş yiyordu, biz de araç giderken atlıyorduk. Bu 15 günde bayağısilahla haşır neşir olduk, hızlı bir şekilde öğrendik. Hırslandırıyorlardı. Askeri birliklerce çekilmiş video filmleri gösteriliyor. Şurada, burada çatışma oldu. Şu komutanın hatası oldu, bundan dolayı böyle zayiatlar verildi. En tepeye bir gözcü çıkaracaksın, sonra birliği oradan geçireceksin. Komutan orada gözcü çıkarmadığı için 15-16 askerimiz şehit olmuş gibi bilgiler de veriliyordu. Hatta bu PKK'ya karşı daha hırslanmamız için albaylar kurs veriyor. Kürt diye bir şeyin olmadığı, dağda karlık yerde gezerlerken çıkardıkları kart kurt seslerinden dolayı bu adamlar kendilerine Kürt demişler, aslında Kürt değiller, bunlar aslında bizim gibi Türk'tür, diye şeyler anlatılıyordu. Acıma hissini ortadan kaldıracak, bir sürü insanın tüylerini diken diken edecek şekilde devamlı propaganda var tabii. İnsan ister istemez etkileniyor. Ben askere gittiğimde 28 yaşındaydım, ben bile etkilendim, 20 yaşındaki çocukları siz düşünün.

Niye buradayım? Nereden giriyor bu terörist? Kuzey Irak'tan giriyor, nasıl? Sınırda hiç çatışma çıktığını duymuyoruz. Belki bilinçli geçiriliyor bunlar içeri.
Askerlerin içinde Kürt de vardı, sonra hepsini topladılar. "Adamlar ne biçim ateş etmişler, duvarları delip geçmiş," derdik. Kürt askerler gittikten sonra, asker, "Diyarbakırlı o çatışmada karakola ateş ediyordu, bir şey diyemedim," diyor. Kendi askerimiz Kendi karakolumuzu tarıyor..
Askerden döndüm, emir vermeye alışmışız. Sokakta bağırıyorum, adam niye bağırıyorsun gibisine şaşırıp kalıyor. Neredeyse kavga dövüş çıkacak. Yani çok sinirli oluyor insan. Mesela o karakol baskınından sonra bir hafta yataktan fırladım fırladım kalktım... Hatta burada da sürdü. Evdeyim, kestiriyorum. Bir ara gözümü açıyorum, karıma bağırmaya başlıyorum, "şapkan nerede, saçın niye öyle uzamış," diye. Karım önce şaka yapıyorum zannediyor. Boğazına sarıldım, neredeyse, "şapkan nerede" diye karımı döveceğim. İyice canavarlaşıyoruz yani.

ANNEM, "MUŞ NERESİ?" DİYOR
Sekiz saatlik bir korku... Korku uykunu bastırıyor... Şuradan ateş etseler, beni vururlar mı acaba? Rahatlatmak için Aydın'ı, kumsalı düşünüyorum. Döneceğim, dönmeliyim!
Her ağızdan bir ses çıkıyor, öğütler veriliyor; ön plana çıkma, hiçbir şeye karışma gibi.
Üç gün silah eğitimi gördük. Normalde her gün bir konu, bizde günde beş konu, hatta teknik dahil. Nasıl nişan alınacağını masalarda gösterdiler. Hepsi bir saat; silahı ilk kez orada gördüm ve elime aldım. İkinci gün atışlara geçtik. Suskunluk... Herkes önce başkasının tetik çekmesini bekliyor. Yan taraftan bir kovan uçtuğunu görüyorsun, kulağın çınlıyor, hiçbir şey duymuyorsun. Ürküyorsun, elin tetiğe gidiyor. Üç tane atış yapıyorsun, G3 ile. İlk atışta başarılı olamadım.
Usta Birliğini belirlemek için listeleri okuyor komutan Bingöl, Bitlis, Van, Tunceli, Şırnak, Hakkari en kritk noktalardır ... Eve telefon açtım, annem, "Muş neresi?" diyor. Bayağı üzüldüler. Onları teselli etmek de sana düşüyor. Acemiden ayrılırken, çavuşlar, "Sağ Dönerseniz, Arayın," diyorlar...
Bu arada, yeni gelenleri köylere dağıttılar. Yeni gelmiş Antepli bir çocuğu bir köye gönderdiler. Uzaktan taciz atışı yapılmış. Komutanları, ilk atışta çöktürmüş. Sonra, bir daha ateş etmişler, yine çökmüşler. Üçüncü kalkışlarında tek mermiyle Gaziantepli çocuğu öldürüyorlar.
Onu Gaziantep'e götürdük. Komutanlarımız geldi. Evin tek çocuğu, annesi var, babası yok. Cenaze ilk mektubundan önce gitti. Aile için bir yıkım oldu, sanki bizlere suçlar gibi bakıyorlardı.

Cezaevi nöbeti var, bölükten bir buçuk kilometre uzakta. Müthiş bir sis... Üç kule var, yanda cezaevinin tel örgüsü, üst tarafta da bir tepe... Biz, altı kişi cezaevinin üç noktasında ikişer ikişer duruyoruz. Elektrikler kesildi. Kesildiği anda silah sesleri duyulmaya başlandı. Her yandan mermi geliyor... Yeni nöbetçiler geliyor; biz altı, onlar altı kişi. Nöbet yerlerimizden çıktık, cezaevinin önünde bir araya geldik. Tam ortada, 12 kişiyiz. Kimse yerine geçmeden çatışma başladı. Kimi yere yattı kimi kuleye girdi. Biz üç kişi birinci kuleye girdik. İki kişinin yerde olduğunu gördük, vurulmuşlardı. Yaralı yerde sürünüyor, açıktalar, ulaşamıyorsun. Her yerden mermi geliyor, biz daha tek mermi bile atamadık. Görmüyorsun, sadece tepeden uzun namlulu Biksiyi ayırdediyorsun. Karşıdaki bahçeli evlerden av tüfekleriyle ateş ediyorlar. Evlerin bahçelerine girmişler av tüfekleriyle, saçmalar dağılıyor... Bölüğe bağlı bir telefonumuz var, arıyoruz, duymuyorlar. Ama silah seslerini duyuyorlar. Neyse telefonu açtılar, arkadaşlarım ağlayarak durum bildiriyor: "Çabuk yardım gönderin, her taraftan ateş ediyorlar." İki kişi de cezaevi kapısına dayandı. Gardiyan, "açamam" diyor. Tüzük gereği asker içeri giremez. Bu arada badim kaşından saçma yedi, yaralandı. Diğer arkadaşlar da yaralandı, o ikisi yerde kaldı, hiç kalkamadı. Yaklaşık bir saat kadar çatışma oldu. Yardım gelmedi. "Hazırlığımızı yapıyoruz geleceğiz" dediler. Koştursalar gelirler... "Niye gelmiyorlar" diye sürekli telefon ediyorsun, bağırıyor çağırıyorsun, ölenleri söylüyorsun. Arkadaşının yanına gidememek, çok acı bir olay. Korkuyorsun, panik içindesin.
Nereden ateş edildiğini görmüyorsun. Sağa sola ateş etmeye başlıyorsun. Elektrikler geldi, ateş kesildi, yardım da geldi.

İrili ufaklı yirmi kadar çatışmaya katıldım. En uzun Beytüşşebab'da tabur basılınca. "800 kişi gelecekler 400 kişiyi gözden çıkarmışlar, bayrak dikecekler" diye duyum geldi. Bayrak dikmek için kimseyi sağ bırakmaması lazım. Tabur o gece basıldı. Herkes gergin. Taburdaki G3 çalışırsa, bil ki felaket... Taburda havan, top, ağır silah çalışır. G3'ler yarım saat sonra çalışmaya başladı. Çok akıllı bir tim komutanı vardı, gerçek bir asker; kıdemli üsteğmendi. Bizi o kurtardı; ondan önce Allah kurtardı. Üsteğmen girebilecekleri tek yerden ateş ettirmedi.
Hiç uyumadık, taburda mermi kalmadı, beş-altı şehit verdik. Her yer kan içinde, adamın üstüne havan düşmüş, bacak parçası yerde. Duyuma göre 20-25 de karşı taraf zayiat vermiş. Bizde yaralı çoktu. O zamanın parasıyla, tabur komutanı açıkladı, 94 başları, 15 milyarlık mühimmat gitmiş o gece. O kadar kötüydü ki, mermim kalmadı. Bir de korku yaşadım, attığım silahın sesini duymuyordum. On yerden ateş ediliyor. Sağında solunda makineli varsa, yandın, hiç kafanı kaldıRamıyorsun. Ben takır takır, peş peşe atıyorum. Kafama bir şey çat etti. Tüfek elimden kaydı, baygınlık geçirdim. Ne anam aklıma geldi ne babam, boştasın. Nefesim kesildi, konuşamıyorum, kitlendim. Kendime gelir gibi olunca, baktım ölmüyorum. Teri kan zannediyorum. Kafada delik yok, korkudan on dakika kalkmadım. Beni vuruldu zannetmişler. Devam ettim, ama çok korkmuştum. Saçıma çok düşkünüm, ne olursa olsun saçımı tararım. Elimi şöyle bir geriye attım, saç yok. Çok kötü oldum. Askerlerin çoğu öyleydi, saçları bölge bölge dökülürdü.
Dost yok, düşman çok. Yunanistan, Suriye, Irak, İran, Ermenistan, Rusya besliyor PKK'yı..
Doğuda yapılabilecek tek şey eğitim. Namus dışında hiçbir şey bilmiyor, eğitilmemiş ki. Çoğu Türkçe bilmiyor. Ben hiçbir partiyi tutmam. Yalnız memleketimizi korumamız gerektiğine inanıyorum. Oraya gidenler toplumun tam içinden geliyorlar. Babam milletvekili ya da fabrikatör olsaydı, arkam olsaydı Şırnak'ta askerlik yapmazdım. Memleketi korumak bize düşüyor, zengine değil. Askeriyeye kamyonlarca erzak gelir, yiyicisi çoktur. Koskocaman yüzbaşıda Mercedes vardır, astsubayın altında BMW... Bu kadar saçma, bir de ölüyoruz. Kim kimin için ölüyor? Orada bir para savaşı, cep doldurma savaşı var.
Şafak defterimi yırttım, hiçbir şey getirmedim. Üstümü de yaktım attım. Bir eser kalacak diye korkuyordum. Gene de kaldı, sese, silah sesine müthiş alerjim var. Duyunca çok kötü oluyorum, bir iki gün toparlanamıyorum. Teskere aldığım gün, askerlik 19 aya çıktı. İlk bizi vurdu. Eğlenceler yapıyoruz, askerlik bitti, gidiyoruz diye. Açtık televizyonu, askerlik yükselmiş. Ağladım, sinirimden çıldırdım.
Terhis oldum İstanbul'da Otogar o gün açılmış, "Burası İstanbul değil" diyorum. Hayatımda o kadar sevindiğimi hatırlamıyorum. Bir sene kendimi toparlama dönemi geçirdim yaşadığım olaylardan dolayı.

NEREDEN DUYACAKSIN KADIN SESİ, YALNIZLIKTANDIR...

Islah edilmiş bir aslan gibi geri geliyorsun. Ananı, babanı, namusunu, avradını, vatanını koruyorsun. Ama komutan kalkıyor, küfrediyor, ananı, avradını sıradan geçiyor. Hani annem babam için gitmiştim?
Güneydoğu' daki savaşla biraz ilgilenirdim ama hayatta en son isteğim orada askerlik yapmaktı. Sekiz sene profesyonel spor yaptım, tekvando-karate çalıştım. Askere gitmeden önce muayenede söylüyorsun ya da resmi olarak geçiyor, "bu şahıs şu şekillerde İstanbul birinciliği, bilmem ne birinciliği falan" diye sayıyorlar. Ve komando olduk, yani olmuşum, dağ komando. Heves de var işin içinde. Hakkari dağ komando tugayı çıktı. 4. tabur, üs bölgesi Van, görev bölgesi Hakkari ve Kuzey Irak...

Kasım ortasında Van'a gittim, Van'da da 2,5 aylık çatışma eğitimi gördüm. Elazığ'ı geçiyorsun, tamamen bir savaş, askerler, korucular... PKK'lı sanıyorsun, korucu çıkıyor, kimin ne olduğu belli değil. Şehre girerken 20 kere aramadan geçiyorsun, tepelerde insanlar, ellerinde silahlar, anlıyorsun bir savaşın içindesin. Van'da merminin haddi hesabı yok, şarjörün biri tam dolu, öbürünü bantlıyorsun ki, iki şarjörün olsun. Eğitimden sonra, Hakkari'ye gittik; görev bölgemiz Yüksekova'nın Kamışlı köyü karakolu.
Nisanda bahar operasyonu başlamıştı, yeni geldiğimiz için bizi almadılar. Nöbet tutuyoruz, koruma timleri var, gündüz paso atış yapıyoruz, "görüntüye karşı ne yapılır" gibi eğitimler, bölgeyi tanıma falan. Kamışlı bölgesinde karakolla köy iç içe. Bakıyorsun adam köylü, sonraki gün dağa çıkmış, sana ateş ediyor. Köyün yüzde sekseni korucu, onların da kendi aralarında çatışmaları var, birden sinirlenirler, ateş ederler falan. Hiç unutmam, Davus tepesi diye bir yer var, sivilin girmesi yasak, bir korucu orada dolaşıyor. "İn aşağı" diyemezsin, çok uzakta, duyamaz. Korucu olduğunu bilemeyiz, hepsinin giysisi aynı. Top atışı yapıldı, adamın kafasına gelmiş top, adam parça, parça... Sen korucusun, yasak bölge olduğunu biliyorsun. Üsteğmenle, ailesini görmeye gitmiştik. "Bu korucu öldü ama ailesi ne oldu?" diye üsttekiler sormamışlar, sadece "silahını alın" demişlerdi. Silahı Bixi, çok da güzel bir silah, ağır makineli, şaşmaz...
İlk seferinde, Perhanlı karakolundaki pusu timleri basılmıştı, sanırım, bir astsubay, bir asteğmen ve 21-22 er de şehit olmuştu. Biz olaydan sonra koruma olarak gittik. Bir taciz olayı geçmişti. Mesela dört tepenin arasında ise karakol, tepelerin hâkim yerlerine koruma timleri konur, yirmili, kırklı. Tim komutanları, tim çavuşları. Daha yukarısında ve uzağında, hâkim küçük tepelerin arkasından açılan ateşler taciz ateşi oluyor. Biz her zaman cevap veremiyoruz, o seferde de vermemiştik, küçük bir tecrübeydi.
İki aya yakın orada kaldık. Sonra basılacak diye bir duyum aldık. Telsizlerde alt bant, üst bant vardır, alt bant 300 metrenin veya 150 metrenin yakınındaki çevre, üst bant da 500 metrenin-50 kilometrenin sınırıdır. Adamlar bizim alt bandımızda konuşuyorlardı, demek ki bu kadar yakındaydılar. Her şey bitmişti sanki. Yani askeriyenin içine girmişler, biz bir şey yapamıyoruz. Kafanı karakoldan kaldırdığında Kuzey Irak' taki karakolda peşmergenin nöbet tuttuğunu görebiliyorsun. Devamlı taciz edildiği için Gelişen'e güvenliğe gittik. Karakol yakınlarındaki üç dört dağ var, tepelerden birinde üs kurduklarını öğrenmiştik, Direniş tepe... Ben bomba tim çavuşu olmuştum, ağır makineli tüfeğim vardı, bomba atar. Önce bizlerin atılması gerekiyor ki, ateş üstünlüğü sağlayarak helikopterlerin inebileceği bir zemin olsun, askerler gelebilsin. Amaç oradakileri yok etmek veya esir almak. Bindik gene skorskiye, artık ciddiyetini biliyorsun, çatışmaya girmedik ama bizim tabura bağlı birliklerden "bugün beşe dörtlerden 12 kişi ölmüş" haberleri geliyor. 20 asker yaralanmış, bacağı, kolu kopanlar... Sen de artık olayın içindesin. Ben duygusalım, cenazenin eve varışını düşünürüm, bir de evin tek oğluysa eğer, yani çift oğluysa ölsün anlamında değil de, işte evliyse, çocuğu varsa... Hemen çatışma çıksın gibi bir hisse kapılanlar da çok vardı; çatışma çıksın da, gerekiyorsa öleyim, üç tane de öldüreyim gibi hisler bende yoktu, hiç de olmadı. Çatışma başlamıştı. İlk Skorski helikopteri indiğinde, ilk biz inmiştik. Yaklaşık sekiz-dokuz metre yukarıdan bizi aşağıya atacaklardı, inemeyiz falan davası yaptık. Benim makineli silahım ağır, 35 kilo, o tüfekle benim aşağıya inmem demek bir yerimi veya makineyi kırmam demek. Yani milyar demek. Bunları da düşünüyorsun. Artık askersin, sivilken canını kurtar, ama askerdeyken silahı düşünmek zorundasın. Sonunda Skorski arka tepelerde dört-beş metreden attı bizi. İple falan değil, malzemeler de sana sarılı, atlıyorsun. Yaralanma yoktu ama çok sıkı bir çatışmaydı. Çok güzel bir tepeyi almışlardı, yani iyi bir tepe, en yüksek tepeydi, yani direniş tepesi... Bizim en büyük desteğimiz kobra helikopterleri, tamamen ağır makineli tüfeklerle donatılmış mükemmel bir alet, olduğu yerde istediği gibi dönebiliyor, atış yapabiliyor. Onun sayesinde tepeyi ele geçirdik, gece tepede kaldık. Öbür gün sabah hayatımın en kötü sabahı olacaktı. Hava aydınlanırken gittik. Bu sefer öbür tepedeydik. Saat saat nöbet tutuluyor. Yoruldukları zaman da beni kaldırıyorlar. Ben nöbete geçiyorum, zaten uyuyamıyorsun, tepende sadece yıldızlar, hayale dalıyorsun. Üç buçuk ay ne telefon ne mektup ne bir şey... Kendimi rahatlatmak için, "Halen Hayattayım ve Buradayım" der, mutluluk oyunu oynardım. Benim badim Lazdı, çok şeker bir çocuktu, somurtmazdı, kızmazdı. Çok mutlu olduğumuz zamanlar da oluyordu tabii. İşte sabaha karşıydı, hava aydınlanacak gibiydi, hiç ses yoktu. Birden bire bir gümbürtü kopuyor, bir deprem gibi. Roketatarlar çalışıyor, biz karşılık vermiyoruz. Roketatar menzili 400 metre falandır, üstümüze gelip patlıyor. Bir metre aşağı inse bizi götürecek, yani elini uzatsan tutacak gibisin. Hava aydınlanana kadar çatışma sürdü. Biz de ateş etmeye başlamıştık. Benim bomba atarı gece ateşlemek sakıncalıydı. Ateş edince çok büyük bir alev çıkıyor, yerin belli oluyor. Onların doçkası vardır, mükemmel bir silahtır, 3000 metreye kadar gider ve etkilidir. Bizde de var tabii. O kadar ağır bir aleti nasıl getirebiliyorlarsa. Herhalde katırları falan vardı. Doçkayı vurmak için çalıştık, olmadı. Ateş üstünlüğü kimde olursa, o kazanmış olmaz mı? Hava iyice aydınlanmıştı, artık atabiliyorum rahatlıkla. İlk kez insana orada attım. Şu anda bile gözümün önünde, bir kere atmak istemiyordum. Bir insana ateş etmeyi hiç düşünmedim, istemedim ve o tetiği ilk kez çekerken çok zorlandım. Ama atmak zorundaydım ve attım, üzüntülüydüm. Sonra hiç bunları yaşamadım, insan alışıyor. Çok heyecanlanmıştım, onuru da var, koca taburun ağır silahısın. İki cephanecim vardı. Bombaatar otomatik, yuvarlak, kıç kısımları yeşil. Ağzına mermiyi verirsin, 40 tanesini sayarsın, sonra bir kırk daha takarsın... Arka arkaya kırk tane, güm, güm, güm... Önceden elime silah almışlığım yoktu, sesini bile bilmezdim. Aslında ordu eğitmiyor, sen kendi kendine pişiyorsun. Eğitimde bir mermi bir bomba veriyor, "at!" diyor, "çok iyi tamam geç". İşin içine girince böyle olmadığını görüyorsun, kendini eğitmeye başlıyorsun. O çatışmada hiç kayıp olmadı, yaralı da. Karşı taraftan vardı. Akşamdan onların bulunduğu öbür tepeleri de elimizin altına almıştık. Bizim uçak savarcı arkadaşın mevzii, uçurumla dip dibe. Tam onun uçaksavarının önünde bir leş vardı. Tabur komutanı, "kalsın sabah atarsınız" demişti. Uçaksavar mevzii ile leş arasında üç metre falan var, yattık. Sabah kalktığımızda leş yoktu. Yani gelmişler, leşi almışlar. Uçak savarcı delidir, doludur, gözünü kırpmaz ama gözünün önünden götürmüşler. Aşağıya uçuruma baktık, aradık, yoktu. Gerçi bir çıt çıkması bütün silahların anında ateş etmesi demek. O da bir korku içerisinde olmalı, zaten onlarda çatışmaya girenlerin hepsi haplı, esrarlı, eroinli... Neyse çatışma bitti, onlar geri çekildiler... Her şeyi bir arada yaşıyorsun; korku, heyecan, sevinç... Sonra 45 güne yakın orada kalmamız gerektiği söylendi. Üç günlük erzak getiriliyor, atılıyor, dağıtılıyor. Çadır falan yok, sadece köpek çadırı derler, böyle, sırt çantanda ped vardır, pedlerin üzerinde yağmurluk, üzerinde çubukları vardır, o çubuklarla çadır yapıyorsun, yani yarısı yerin dibinde, yarısı dışında. Tek kişilik ya da birleştirip iki kişi yatarsınız, fark etmez.

Hakkari Çukurca tarafında bir karakol vardı, Pirinçtekin herhalde, en çok zayiatı veren bölge orası.
Pis bir bölge, kışın bile çok sıcak, kısa kollu tişörtlerle gezebileceğin bir hava. Bir de Sabır Dağı vardır ki, çok büyüktür, hiç soğuk olmaz, yaz-kış bahar havası vardır. Kış oldu mu komple oraya toplanıyorlar, biliyoruz. Sabır dağı dışında her yer iki üç metre kar, yaşanması imkânsız yani. Orada insan olduğuna dair duyum gelmişti. Pirinçtekin'e geldik. Karakol çukurda, solda ve sağda tepeler, kanyon gibi bir şey. Sağdaki büyük tepeden ışık yağmıştı... Biz soldaki tepeden ilerliyorduk, orayı çembere almak için soldan gidiyoruz. Tepeyi yarılamıştık. Balıkesirli çavuştu, "Aysel, şuradan gidelim" gibi kadınların konuştuğunu duymuş. "Yok, oğlum imkânsız, nereden duyacaksın, kadın sesi" diyorum. "Yalnızlıktandır" falan demeye kalmadı, ben de duydum. Biz yukarı çıkarken, onlar aşağıya iniyorlar ve aramızda bir kanyon var. Onlar askeriyeyi basacaklar, biz de onları... "Haber ilerlemesi" deriz, herkes arkasındakine söyler, haber en baştakine kadar gider. Tabur komutanının, "herkes mevzi alsın" emri herkese böylece ulaştı, mevzi alındı. İki taraf da artık birbirinin sesini duydu. Birden sessizlik çöktü. Kapkaranlık, herkes önündekinin sırt çantasını tutarak yürüyor, gözün görmüyor. Onlar da mevzilerini almışlar, bir anda iç içe girdiğimizi hissettik. Bağrışmalar, falan... Kırka yakın kadın... Sadece bu kadarı bizim tarafa girmiş ama duyumlara göre 600 kişiler. Çığlıklar... Bombaatar kullanan arkadaşla biz yukarıdayız, çatışma bize göre aşağıda kalıyor. Aşağıda kadınlarla boğuşuyorlar, çatışma değil, silah çekme falan yok, yakın dövüşüyorlar, süngüleşiyorlar. Göremiyoruz ama sesler onu gösteriyor. O sırada ateş başladı, yukarıdan ateş ederken alttan da gelmeleri onların en büyük özelliğidir. Yani kendi ateşlerinin altından gelirler. Asker yapmaz onu, mermi seker, can önemlidir. Onlar yapıyorlar, eğitimini almışlar, biz onların videosunu izlemiştik, gerçek mermiyle eğitim yapıyorlar, bizim eğitimin bin katı... Ben bomba atarı kullanıyordum. Yanımdaki arkadaşta silahın altına takılıp atılan bombalar var. Mühimmatım bitti, artık G3 tüfek ile ateş edeceğim, el bombalarım da var. Bombaatarı kenara çektim, arkadaşta bir tane kalmış, kalktı, ama normalde kalkmadan da atabilirdi, ama o biraz savaşçı ruhlu iyi bir çocuktu. İlle atacaktı, yani son mermisi de olsa atacaktı. Bir bombanın bombaatardan çıktığını, bir Hamza'nın göğsünün komple yandığını gördüm. Bir patlama, her tarafımda kan, et parçaları hissettim. Sol kolunun bizim mevzie çadırın üstüne düştüğünü hissettim. Hamza'nın terhisine on iki günü kalmıştı... Korku, üzüntü, hepsi birden çökmüştü bana, yığılmıştım. Üstten gelenlerin içimize girdiğini hissettim. Bizim yeni gelen bir askerimiz vardı, korkudan taşın gerisine sinmiş ve kıpırdamıyor ama, silahının parlaklığı görünüyor. Orada pedlerin üstüne çocuğu yatırdım, üzerine de ped örttüm. Kadın gelmişti, hiç unutmuyorum, silahın ucuyla yokluyor, "kimse var mı" diye... Ben çaprazdan görebiliyorum, biz üç kişiyiz, o bizi görmüyor, tabii o sırada ateş edemiyorsun, zarar verebilirsin, onları tek tek öldürmek de var, ateş ederek değil de süngüyle, tabii yapmadık. O an kadın olarak görmüyorsun, yapı olarak da kadın gibi değiller, omuzları benden genişti. Güçlülerdi. Çatışma iki-üç saat devam etti, sonra helikopterlerin çalıştığını duydular, kaçanlar oldu. En acısı sabah başladı, bana, "her tarafın kan içinde" dediler. Akşamın verdiği şokla herhalde, Hamza'nın öldüğünü unutmuşum. O şekilde gözümün önüne geldi, zaten hep gelir... 34 kadar şehit vermiştik, kırka yakın da yaralı, yaralıların da çoğu öldü, 45 falan oldu ölü sayısı... Biz çatışmaya gireriz, Özel Tim, Özel Harekât leşleri bir kenara toplar, sayar... Asker toplayacak halde değildir, arkadaşın ölüyor, bir de kalkıp topla, say kaç kişiler... Biz onları düşünmeyiz, herkes kendi eksiğine bakar, "parmağım mı eksik, kulağım mı eksik" gibi. Onlar da 35-38 arası falandı. Bizim timin yarısından fazlası gitmişti, 11. Bölük, 1. Timdi, ama artık o tim yoktu, yani 28 kişilik timden dört kişi falan kalmış, tim komutanı da ölmüş... Bizi "biraz iyi olalım" diye çaycılığa verdiler. Hamza ölmüştü, çok samimi olduğum için çantasını benim toplamamı istediler. Son yazdığı mektubu da bana göstermişti, zaten yazdıklarını hep bilirdim, mektubu okudum. Annesine, babasına, bir de nişanlısına... İşte, "12 günüm kaldı" yazıyordu, annesine, babasına özlemlerini anlatıyordu, eşyalarını üç torbaya sığdırdım. Bir de müzik seti almıştı, ucuzdu çünkü, onu koydum çantaya, elbiselerini koydum. Cenaze geldi, iki kol, bir bacak... "Acaba onun mu" diyorsun, onun kolu olduğuna emindim, yanımdaydı... Hepsi toplandı bir yere, sonra ayrıldı; bu Erzurum'a, bu Erzincan'a... Hangisinin kim olduğunu bilmiyorsun. Onları gönderirken kendimi çok kötü hissetmiştim. Çok insan öldü ama Hamza beni çok üzmüştü. Balıkesirliydi. Ailesine iki kere gittim. Aynı dönemden 16 kişi sözleşip evlerine gittik, annesiyle, babasıyla görüştük, ellerini öptük. Mezarlığa gittik. Fatiha okuduk. Ailenin üzüntüsü aynı, sanki ilk gün gibi. Bir daha gideceğimi sanmıyorum. Gidince aynı şeyleri tekrar yaşıyorum, yüreğim çok kötü atıyor, üzülüyorum. Belki onlardan tamamıyla uzaklaşmak, onları unutmak istiyorsun. Bu çatışmada helikopter geldi ama ateş edemedi, çünkü dediğim gibi iç içeydik. Gelişen Karakolu tarafında olmuştu, F16 attı, ben yaralandım, F16 veya F6, mühimmatı kaç kilo, 300 kilo mesela, etkili menzili 500 metre, taşa çarpıyor, sekiyor, geliyor, 10 tane askeri yaralıyor, o yüzden sıcak çatışmalarda herhangi bir destek alamıyorsun.
Sonra bizi Kamışlı karakoluna gönderdiler. Çaycı olmuştum, tost falan yapıyordum. Alt bir görev gibi değil, çaycı, tostçu, depocu, silahçı olmak da önemli... Ama operasyondan gelince el üstünde tutulurduk, kurbanlar kesilirdi, herkes konserve yerken bize dardanel tonlar gelirdi. Havalıydık, ne bileyim işte, operasyona katılmayanlara takılırdık, "konuşma sus, biz çatışmaya giriyoruz, sen oturuyorsun" diye. Yazıcımızı, "ulan yazıcısın, bize nöbet yazıyorsun, orada çatışıyoruz" diye kızdırırdık. Sonunda çocuk hasta hasta o operasyona geldi ve ilk operasyonunda şehit oldu. Biz de böyle şeylerle hava atılamayacağını anladık.
Bir keresinde Direniştepe tarafındaydık gene, Yağmurlu operasyonuydu herhalde, yağmur yağıyordu. Doçka kullanıyorlardı, onu susturmak için, sanırım F16 idi, devamlı bombardıman yapıyor. Milyonlarca bomba atılıyor ama beş dakika sonra adam kafasını çıkarıp bomba atabiliyor. "Bu böyle olmayacak" dedi tabur komutanımız, "iki taraftan sarıp, şunu susturalım". İki tepeden gidiyoruz, uzaktan yukarı doğru çıkıyoruz. Normalde direkt gitsek belki on dakika ama bizim gittiğimiz yoldan iki-üç saat alıyor. Bombardıman devam ediyor, çatışma başladı, Bomba atar da yoktu yanımda. Birinin arkasından üç kişi koştuk, tabur komutanı da yanımızda. Dere yatağı gibi bir yerdi, taşlarla çevriliydi. Onların ateş ettiğini görüyoruz, o kadar yakın yani. O sırada işte sağ bacağıma, kaba ete küçük küçük bilyeler girmiş... Şarapnel parçası demişlerdi, bence el bombası parçalarıydı... Bende hiçbir sızı falan yok, 45 dakika öyle geçti. Döndük, hani şöyle uzanırsın da rahatlarsın ya, öyle oldu... Ayağımın içinden bir su sesi geliyor. Elimi soktum, kan... Botu çıkardım, içi komple kan... Baktık, çok küçük bir yarık, sanki bir şey sokulmuş da yuvarlanmış gibi... Hiç acı yok. İnsanlar ölüyor, bu ufak bir şey gibi. Helikopter geldi, beni Van 100. yıl Üniversitesi hastanesine götürdü, 15 gün dinlenme verdiler, parçayı aldılar ama bir iki küçük parça var, onları vücut eritiyormuş. Eskiden hissediyordum, şimdi, çok bastırırsam hissediyorum, yani eriyor. İyileştikten sonra bir operasyona daha katıldım. Bombaatarcılar şehit olmuşlardı ve bombaatarı kullanan kalmadığı için mecburiyetten tekrar gittim. Sevinmedim. Tam o sıra ablamın düğünü olacaktı, beni beklemediler. Ben de, "gideyim çatışmaya, ne olursa olsun" dedim. Vurulduktan sonra tamamen çay ocağına aldılar, zaten askerliğim çok ilerlemişti artık. Artık gelenlere öğretiyorduk.
Van'da herkes rahat. İki saat bir şey yapıyorsun, sonra vurup kafayı yatıyorsun, televizyon izliyorsun, hamamın var. Artık 15 günümüz falan kaldı, 710 kişi ayrılmıştık, 500 kişi dönmüştük, 50 şehit, 40 gazi... Yaşadıklarının verdiği sinir, hırs... İyice asabi olmuşsun. Biz 5 kişiydik, geziyorduk taburda, tabii sakalımız falan var, dökülüyoruz, daha banyo yapmamışız, uzmana selam vermemiz gerekiyormuş. Uzman bağırmaya başladı, "durun" diye, durduk tabii. "Uzmanım bir şey mi oldu" dedik. "Komutanım" denir falan... İş uzadı, "yatın" diye bir ses geldi. Şınav çekilecek, kimse yatmıyor, ben en öndeyim, tokat atacak. Babam bile tokat vurmadı bana. O vurana kadar ben iki üç tane indirmiştim, yerdeydi, biraz morartı fazlaydı herhalde, 14 gün ceza yedim. Bir hafta da alkolden. 12 ay boyunca alkol almıyorsun. Askerlikte arkadaşına sırtını dayıyorsun, onunla yatıp, onunla kalkıyorsun, Kürt, Sünni, Alevi diye bakmıyorsun. Bölükte biz altı-yedi Aleviydik. Bizim aleyhimizde, lehimizde konuşurlardı, ben de onları aydınlatmaya çalışırdım.
Uyurken, irkilip kalktığım oluyor. Şimdiye kadar kimseye askerliğimle ilgili hiçbir şey anlatmadım, en fazla bir iki kelime. Anlattıkça tekrar yaşıyorum, aklıma şehit düşen arkadaşlarım, aileleri geliyor, çok üzülüyorum.
Orada bir savaş var, yani bir mücadele falan değil, bayağı bir savaş, tam bir katliam. Bitmiyor, bitmeyecek de. Her gün televizyona şehit aileleri, kayıp aileleri çıkıyor, bunlar birbirlerini desteklesinler, başka bir şey yok yani.

TERÖRİST OLDUM, DEDİKLERİ GİBİ SAHİDEN TERÖRİST OLDUM

Komando olduktan sonra Özel eğitime tabi tutulduk. Doğuda'ki olaylar anlatılıyordu, kafa yapısı olarak alıştırıyorlardı. Sivilde öğrendiklerimle askerde anlatılanlar tam tersti, " Hangisi Doğru" diye çelişkiye düştüğüm oldu. Doğu'ya gidince çelişki bitti. Kendi doğrumu bulmuş oldum. Acemide oldukça ağır bir eğitim aldık. Bizi, 65 kişiyi köy baskınlarının nasıl yapılacağı üzerine Çatalkaya'ya çıkardılar. Uzmanlık dalım Mayındı. Doğu'daki terörist diye adlandırdıkları kişilerin yaptıklarını anlatıyorlardı. Örneğin, "El Bombasını Bardak İçlerine Falan Koyarlar", "Tenekeye Tekme Atmayın, Bomba Çıkabilir" veya "Ölüyü Ellemeyin" gibi. Normalde yara alınca, ölmeye yakın el bombasını çekip "Karnının Altına Koyuyormuş", çevirdiğin zaman patlıyor. Sen de o anda ölebilirsin. Ayağından ip bağlayıp çekip çevireceksin. Bastığınız yere dikkat edeceksin.

Bolu komandoları bizim birliğin yan tarafında çadır kurarlardı. Operasyonlarda yaptıklarının çekimlerini videolardan bize gösteriyorlardı. Hatta bir defasında, terörist bir çocuğa soru soruyorlar "neredeler falan" diye, helikopter sesi geldiği için tam ses anlaşılmıyor. "Doğruyu söylersen seni serbest bırakacağız..." diyorlar, özetliyorum aklımda kalan kadarıyla, çocuk bir şey anlatıyor. Orada kesiliyor, bu sefer helikopterden aşağı atıyorlar çocuğu, orada öldürüyorlar, onlara şahit olduk.Bolu Komandoları'nın Ellerinde şeffaf şeyler var, "Bunlar Ne?" dedim, anahtarlık yapmışlar. "Oğlum," diyor, "bu kulak oğlum." "Ne kulağı?" dedim. Öldürdükleri teröristlerin kulaklarını koka kolanın içinde asitle eritince bir kıkırdak çıkıyor meydana, onlarla anahtarlıklar yapmışlar. Yani onlar da kafayı yemişler. Bolu komandoları direkt sıcak temas altındaydılar ve onların yaşadıkları çok farklıydı. Operasyonlarda, arkadaşlarının kaya üzerine pantolonu açık ve tersten bırakıldıklarını ve tecavüz edildiğini, ondan etkilendiklerini ifade ediyorlardı bize. Aynı şekilde 35 kişinin ölümündeki Lice'deki olaylarında söylenen bir şey vardı. 1995-1996 olması lazım. Bahsettim ya oradaki ölenlerin resimleri vardı orduevinde diye. Bu kobra helikopterci dediklerimiz konuşuyorlardı. O şeytan üçgeninde teröristlerin olduğu biliniyor, helikopter çocukları üçgenin tam ortasında, yanlış koordinatla boş bir araziye bırakmış. Hepsi sağ ele geçmiş, çatışmaya girme imkânları olmamış... Sağ olarak ele geçirilip işkence gördükleri resimlerde de belli. Bunlar anlatılıyor, bizi etkiliyor ister istemez. Sohbet sırasında köydeki kızlara tecavüz ettiklerini, yüzbaşıları vardı adı..., Bolu komando birliğinin başındaki. Köye girdiklerinde bağırıyorlar, "lan sizin erkekleriniz nerede" diye. Kadınlar da, "İstanbul'da, çalışmaya gittiler" demişler. Hadi lan... Küfürü kullanmak istemiyorum. Dağlarda çatışıyorlar, kafanıza göre takılın diye askerlere istedikleri bayanlarla yatmaya başlamışlar, yani bu serbest bırakılmış... Bolu komandoları kafayı yemiş çocuklardı, ipler kopmuş, her şeyi bitmiş yaşamlar...
Şimdi iyiyim, pek asabi bulmuyorum kendimi, anam hep bana kızar, "niye tepkisizsin, bir şey yap" der. Kendi tedavimi kendim yaptım. Aslında çok şeylerle karşılaştım. Askerdeyken bir ara herkese silah çekiyordum. Kafayı tam dağıtmıştım. Hatta bir defasında tetiğe bastım, silah patlamadı. "Deli misin" falan dediler. Subaylar falan korkmaya başladı. Adam kaç metreden kimliğini çıkarıp gelmeye başladı.
Terörist oldum, dedikleri gibi sahiden terörist oldum.

TERÖRİSTLER ARASINDA ADIMIZ "P.İÇ TABURU"DUR
Nefes almak çok güzel bir duygu. Bu felsefeyle yaşıyorum. Askerden önce her şey iş-ev, ev-iş, başka şey yoktu, sakallı, pasaklı, kirli... Şimdi giyimime, konuşmama, traşıma, her şeyime dikkat ediyorum. Neden? Yaşamak güzel.
"Piriktepe'de güneşin doğuşu bir başkadır" derler. Çatışmanın olduğu tepeye çıkınca, güneşin doğduğu tarafta iki tane zirve: Akdağlar... Resim yaparlar ya, iki dağın arasında güneş doğuyor gibi, öyle. fotoğrafını da çekmiştik. Fotoğraf makinası hep yanımızda. Arkadaşlarımla beraber en son öldürdüğüm teröristin fotoğrafını çektim, hatıra kalsın diye. Ne kadar doğru, ne kadar yanlış onu bilmiyorum. Bana göre doğru. Onların pusuya düşürüp de şehit ettikleri arkadaşlarımızın hallerini de gördüm. Siz, bir teröristin eline düşen bir askerin halini gördünüz mü? Onu yapan insan değildir.
Gene Elazığ'ın bir ilçesine, vermeyeyim ismini, bağlı bir karakoldan 600-700 metrede acemi askerler, en büyük aptallıkları da "olay olmuyor, gene olmaz" diye kulaklarında volkmenle pusuya çıkıyorlar. Basına yansımadı tabii. Kimi elinde dergi, kimi elinde kâğıt kalem açık havada mevzie çökmüşler, yazıyorlar, çiziyorlar, evinde keyif çatıyorsun gibi. Yanlarında uyaracak rütbeli yok, yakın mevzilere rütbeli çıkmaz. Acemi askerin başına tim çavuşu ya da onbaşı verirsin. PKK'lılar Silah bile dayamadan kıtır kıtır kesmişler hepsini. Boğazdan kesip öldürmekle bıraksalar iyi, "Kulaklarını Kesmişler, Gözlerini Oymuşlar, Erkeklik Organlarını Kesip Ağızlarına Vermişler." Ama biz daha beterini yaptık onlara.
Dört beş şehit ailesine oğullarının kefenini açıp yüzüne baktılar mı diye sorun bakalım... "Gösterdiler Mi" diye sorun. Göstermezler...! Gösterecek bir şey bırakmıyorlar çünkü. Özür diliyorum, ağlıyorum, bu kadar zararlı geleceği bilseydim... Anlatmak da bir bakıma iyi oluyor. Taburda eğitim diye bir olayımız yoktu. Görevden geldikten sonra zorluğa göre üç dört güne kadar istirahat, ye, iç, yat, kalk. Her görevde muhakkak hata yapıyorduk. Geçtiğimiz yerde iz bırakıyorduk. Konserve yedin, kutuyu gömeceksin. Komutan görmeden fırlatıyorduk. Çoğu asker ağırlık olduğu için konserveyi bırakıyor, kuru ekmek kraker yemeye başlıyor. Ben ketçap alırdım, plastik, bir de mayonez, ekmek, salam, sucuk, sosis, görevin uzunluğuna göre iki üç tane... Arkadaşlarımız şehit oldu, çok ağladık. Elazığ bölgesindeki şehitlerin kanını bizim tabur yerde bırakmadı. Bir asker şehit olduysa, onun haricinde muhakkak kelle almışızdır. Şehitin arkasından hemen operasyon düzenliyoruz. İntikam için çıkılır, başka bir şey için değil. Gerçi görevdir ama, herkesin istediği tek şey birisi elimize geçsin. Telsiz konuşmalarından duyuyoruz, teröristlerin arasında bizim taburun lakabı "p.iç tabur"dur. Biz ummadıkları anda, ummadıkları yerden çıkarız. Ele geçirdiğimiz teröristlerde kimlik çıkmazsa, Türk mü, müslüman mı nasıl anlayabilirsin? Sünnetli mi diye bakardık, yüzde 60'ı, yüzde 70'i sünnetsiz çıkardı. İsimleri Manukyan, Katilyan, zart zurt. Suriye isimleri, Lübnan uyruklu, Ermeni çoktu.

Birini ele geçirdik. Adı Ali idi, on yedi yaşlarında, Diyarbakırlı. Anlattığına göre, Antalya'da iki milyon lira için PKK'ya katılmış biri. Dağlarda dolaşmış, nereye gittiğini de bilmiyor. Onu öldürdük, bölük komutanı, tim komutanımız öldürdü. Bize beş dakika önce kurşun sıkıyordu. "Sıkmıyom, etmiyom," diyor. Silahını bulduk, ateşleme mekanizması sıkışmış, sıkışmasa daha ateş edecek. "Abiler, affedin, her şeyi söyleyeceğim," diyordu. Karargâh bölüğü dahil beş bölük vardı, biri İl Komando Bölüğüydü. Sürekli göreve çıkan dört bölüktü. İşte rütbeli dahil, dört bölük yüz onar desek, 440. 160-170 kişi de Karargâh Bölüğü, toplam 600-650 kişiyi geçmez. Bizim bölüğün geneli çiftçi, memur, bakkal, esnaf, yani küçük esnaf, öğretmen, emekli gibi Türk tabakasının orta halli ailesi. Bölükte sekiz-on kişinin aile durumu çok iyiydi. Birinin torpili ters tepmiş, benimki de salaklıktan. Şoför arkadaşların tümü isteyerek gelmiş de, kalanını bilmiyorum. Bizim bölüğün yüzde seksen doksanı hep çatışma olmasını isterdi. Ankaralı bir arkadaşım, "Batıya çıksaydı üzülürdüm, burada hiç olmazsa maaş var" derdi. Ben değil de, çoğu arkadaş evlenme davasına beyaz eşyalarını orada düzdüler. Biri hastalansa, hiç sevmesek dahi, herkes yardım eder. Bu dostluklar askerlikle birlikte bitiyor. Bu bizim hayatımızda yaşayamadığımız 17 ayımız. Ayrıca iznimiz daha çok, mükafatlarımız var. Mesela, hesaplayınca, benim askerliğim 15 aya geliyor. Toplam izinler 123 gün, yani 4 ay. Geriye kalıyor 13 ay. Orada arkadaşlar aileden daha yakın. Devrelerime, "yılbaşında, sonra da Ramazan Bayramında kartımı atarım" dedim. "Kurban Bayramı'nda yalnız bana gönderenlere atarım" dedim. 35 kişiydik, herkese attım, gelen üç tane, üçü de badim. Badilik çok özel. Herkesin bir lakabı vardı, benimki "Keskin" idi. Övünmek değil de, "beş kilometreye sinek koysak vururdun" derlerdi.

Dağa çıkınca tabur komutanının lafıydı: "Gecenin karanlığı çöktüğü zaman eşitiz." Karanlıkta, merminin nereden çıkacağı belli olmaz.
İlk ve en büyük çatışmayı 68 tane kelleyi aldığımızda yaşadık. Korktum. Kendi helikopterlerimiz yanlışlıkla bize bomba attı, onların da suçu yok. Tetiğe erken basmaktan dolayı galiba. Attıkları bombalar tepeyi sıyırdı tam bizim önümüze düştü. Allaha çok şükür ölen olmadı, kaya setinin soluna düştü, sağa düşseydi... Ölümden döndük, yanılmıyorsam 16-19 Nisan olacak, Arıcak'taydık, pusu faaliyetlerine gitmiştik. Döneceğimiz gün terörist grup pusudaki birlikleri görmüş, telsizle anons ediyorlar, kahvaltı ediyorduk. 68 kelleyi alınca bölük komutanı kellelerin dağıtımını yaptı, bizim bölüğe 13 kelle vermişler. Çatışmaya ilk giden biziz, çoğunluğunu yapan biziz. Komando Özel Harekât, yani Askeri Özel Harekât geldi. Biz en az yarısını bekliyorduk. Para ödülü meselesi değil de, bizim taburun başarısı. Mesela Tunceli Bölük Komutanı, "Elazığ Jandarma Komando taburuna gereken ilgi ve alakayı gösterin" demiş. Yasak kalktı, paso çarşıya çıkmaya başladık. Yemeklerimiz daha da güzelleşti, istihkaklarımız arttı. Kumanyaya dardanel tonlar, salamlar, sucuklar gelmeye başladı. Kumanya ve konserve alaydan, istihkak Şırnak'tan, nakit para. Mesela "İki Gün Üstüste Tatlı Çıktıysa Bilin ki, Zor Bir Görev Var, Bizi Dopingliyorlar." Ama acemi birliğinde 1981 mühürlü et gördüm. Zaten acemi birliğinde hiç yemek yiyemedim..

Özel Harekât'lılarla karşılaşınca muhabbet ederdik... Onlar çok gözüpek insanlar. Askerde kendime, "gözüpek" derdim, ama onların mermiler havada uçuşurken terörist arkasında koştuğuna şahit oldum. Orada yaşananlar çok farklı. Sigarayı neden bıraktım? Arkadaşım yanımda sigara yüzünden şehit oldu. Dört gün sonra, teskereye gidecekti, ben de bayram iznine. 4 Şubat 97'de, Tunceli'de. Yasak olan her şeyi yaptık. Gece arazide sigaranın ışığı beş-altı kilometre kadar gözüküyor, bir tek mermi, beş gram mı diyeyim on gram mı diyeyim, hayatınız onun ucunda. Olaydan sonra sigara yaktım, söndürdüm, bir daha yakmadım. Taburda iki karton sigaramı arkadaşlara dağıttım. "Bir daha bana sigara uzatanın da," dedim, "gerekirse, anasını belleyim."
Arkadaşım öldüğünde elime verselerdi, hiç gözünün yaşına bakmadan canlı canlı derisini yüzebilirdim. Şahsım olarak, ondan sonra da terörist öldürdüm. Hiçbir askerimizin kanının yerde kaldığını zannetmiyorum. Askerlerimize yapılanlardan dolayı intikam duygusuna kapıldım, normalde kinci, intikamcı değilim. Askerlik insanı intikamcı yapıyor, öç almak gibi. Yaptıklarına karşılık vermek gibi, terazinin kefelerini eşitlemek gibi...
37 gün dağdan aşağıya inmedim, ayağımdan botlarım çıkmadı,bir haftalık ekmek yiyorsun, yeri geliyor ekmeğin küflü tarafını ayıklıyorsun.
Doğu'da askerlik yapanların çoğu yenecek otları bilir, ebe gümeciymiş, sarı kulakmış... Gümüşhaneli bir arkadaşımız dikenli bir şeyi ayıklar, tuzlar, tahmin edemeyeceğiniz tatlar yaratırdı. Eşref turpu, sarı başak... Konserve kutusunda suyunu ısıt, çayını iç.

Ne başarmıştım? Kelle almıştım. Bir arkadaşımla beraber kelle aldık. Bizim aldığımız tescilli olduğu için mükâfat verdiler. Böyle üç-dört sefer aldık. Mevzideydik, gece görüşte kontrol ediyorduk, gördük. Üç kişilerdi, görünce yapacak tek şey var, ateş etmek. Ateş etmezsen başka bir gün, belki o seni vurur. Terörist değil, normal bir köylü dahi olsa gecenin karanlığında ateş etmek zorundayız. Kimin geçtiğini bilmiyoruz. Allaha çok şükür, hiç köylü vurmadık. Bizim bölük, hatta bizim tabur çok kelle aldı. Tunceli'de Ali Boğazı'nda, Mazgirt'te, Hozat'ta, Çemişkezek'te çok mağara aramasına katıldım. Çok asker şehit oluyor ama bizden, askerlerden kaynaklanıyor.
O kadar gözümüz kara ki, mağaralara hiç düşünmeden giriyoruz. İçeri el bombası atıyoruz, tarıyoruz, mesela adam kurtulsa girdiğimizde bizi öldürür. Allaha çok şükür, olmadı. Keçinin geçemeyeceği yerlerde erzak bulduk. "Teröristlerde helikopter mi var" diye düşünürsün. Aç olduğumuzda işe yaradı. Çok ceviz bulurduk, askerlikte yediğim cevizi sivilde yememişimdir. Ceviz, badem, taze tabii. Çikolata, kadın çorapları, kadın iç çamaşırları bulduk, doğum kontrol hapları, prezervatif... Bir toplumun yaşayabilmesi için gerekli her şeyi bulduk. Unları, yağları yakardık, riskten değil, taşıyamazsın. Akdağları'na çıkınca üç gün sürüyordu görev. Anlatırlar, napalm bombası atıyorlar, yangın bombası atıyorlar. Bir an yanıyor, ağaçlar yüksek nemden tutuşmuyor. İzinlerden dolayı, her askerin çıktığı görev sayısı farklı, ben 110-120'ye yakın göreve çıktım.

Sakık operasyonu gibi bir de Apo operasyonu düzenlenir büyük ihtimalle. Operasyonu yapan Bordo Bereliler "Anne Sevmiyor, Baba Sevmiyor, Vatanı Seviyor". Bingöl'de bir operasyonda onları görmüştüm, tek dertleri vatanları. Benim için de vatan önemli ama onlarınki belki bir saplantı ya da yetişme tarzları... Askerdeyken, "vatan için öl" deselerdi, ölürdüm. Şimdi, "sen ölürsen biter örgüt" deseler, ölürüm. Şu anda çocuğum yok, ailem üzülür ama yeğenim var, abimin oğlu, onun geleceği garanti olur.

Askerden geldikten sonra, bazen birden uyanıyorum, ama neden uyandığımı bilmiyorum. Bir ses duyuyorum uyanıyorum. Şimdi çok nadir yani. İlk geldiğimde gecede iki üç sefer uyanıyordum. Askerlikle ilgili rüya görmüyorum, görmek istemiyorum. Kendimi biraz kontrol ediyorum. Yaşadıklarımın bilincindeyim, bazı arkadaşlarım hâlâ etkisinde.
En az 22 yaşındaki askerin komando olması lazım daha gençler çok çabuk pusuya düşüyor.

Kürt lafını, herhalde, ilkokul yıllarında ilk kez duydum. Kürdün ne demek olduğunu bilmiyordum. Sonra "Kürt" demenin Karslı, Erzurumlu gibi Doğulu demek olduğunu düşündüm. Kafamı çalıştıracak yaşa gelince Kürdün tam olarak ne demek olduğunu öğrendim. Şu anda bana göre Kürt ... TC topraklarında hepimiz Türk müyüz, Türküz... Doğu'da gördüğüm Kürt halkının bizlerle bir sorunu yok. Apo'nun arkasında Kürt halkı yok ki, kendisi Kürtçe bilmiyor. Kürtçe konuşmasını bilmeyen bir adam Kürt hakkını savunuyor. Türkçe konuşmasını bilmeyen bir adam Türk halkının hakkını savunabilir mi?

Orayla burası arasında ekonomik açıdan çok fark var. En başta medeniyetin ne demek olduğunu tam olarak bilmiyorlar. Köyde televizyon var çalıştırmıyorlar. Bir tek köyün erkekleri TV seyrediyor kahvede. Kürt kadına, tercüman aracılığıyla "kaç senelik evlisin" diye sorduk. Hesaplayamıyor. "İlk bu oldu," diyor, mesela 17-18 senelik evli. Bu kadın prezervatiften tutun da... bir sutyeni bilmiyorlar. Nasıl bilsin? Askerde 24 yaşında sünnet olmamış insanla karşılaştım. Ermeni değil sonuçta. Söylediğine göre, babasına kasabaya götürmek zor gelmiş. Köye doktor gelmemiş, hasta olmamış, hiç doktora gitmemiş. Sonra prostat yüzünden hastaneye düşünce doktor sünnet ediyor. Türkçe anlamayan kadına, "sus gebertirim" deyince onu öldüreceğimi anlıyor ama... Düşman beş para etmez birisi... Düşman, devletime, vatanıma zarar vermek isteyenler. Tek PKK değil PKK'yı destekleyenler benim düşmanım esasında. Özel bir düşmanım yok. Zafer başarı. Askerlikte verilen görevi eksiksiz yerine getirmek. Askerlikte onu öğrendim. Bir şeyi ne fazla yapacaksın ne eksik yapacaksın. Şimdiki tehlike üzüntü, askerlikteki tehlike ölüm.

GİYDİĞİM ELBİSEYE KARŞILIK VEREMEDİM

Doğu'da sınırı koruyacağımızı duydukça askerliği daha da sevmeye, daha azimle çalışmaya başladım. Düşlediğim hayallere kavuşacaktım. Sıcak temasa girmek istiyordum...
Doğu'da görev yapmak istiyordum. 1993-1994 senesinde daha fazla terör vardı. O yüzden gitmek istiyordum.Sıcak temasa girmek istiyordum. Terör olaylarını televizyonda izliyor, gazetelerde okuyordum. Köy basıyorlar, ağzı süt kokan çocukları vuruyorlardı. İçimde kin besledim, "muhakkak bir kelle almam, veya üç-dört tanesini öldürmem lazım" dedim.
Karakolda 20-30 tane Kürt asker vardı, güvenemiyordum. Yarı yarıya Kürt'tü yani. Neymiş, Doğu insanı Doğu'yu daha iyi biliyormuş. Yanlış bir şey. Aralarında Kürtçe konuşurlardı. Çekiniyordum, korkuyordum. Korkmak derken, hani pusuya düşeriz... Çatışmada değil de, çadırda, karakolda hep bir korku yaşıyordum. Güvenemiyordum onlara, yani karakolda düşmanını bilmiyorsun. Konuştuklarını anlamayınca "ne konuşuyor, ne planlıyorlar" diye insanın aklına düşüyor. Acaba bunlar bizi pusuya mı düşürecek? Ben çıkmasam bile karakolun askeri onlarla pusuya çıkıyor. Gizli konuşuyorlar ki Kürtçe konuşuyorlar. Fakat karakolda Kürtçe konuşmak yasak. Türkçe bilmeyenlere, okuma yazması olmayanlara ders veriliyordu. Türk bayrağı altında görev yapıyorsan, Türksen Türkçe konuşacaksın. Karakoldasın, yasağa uyacaksın. Acaba ne amaçla konuşuyorsun? Tamam ana dili, ana dili bile olsa.... Karakolun yüzde 50'si, yüzde 60'ı Türkçe konuşuyorsa onlara uyacaksın. Fazlalık ne yapıyorsa, azınlık ona uymak zorundadır. Askerde benim için düşman halktı. Askeri hiç sevmezlerdi. 500.000 liralık bir şeyi ben orada bir buçuk milyona aldığımı bilirim. Amcasının oğlu PKK olmuş, amcasından veya kardeşinden alışveriş ediyorum, sokakta merhabalaşıyorum. Benim nasıl ki teröriste karşı kinim vardı.
İran'daki karakola taciz ateşi yaptığım zaman benim hatam oldu. Tankın üst kapağını açık bıraktım. Karavana atış yapıyorduk. Karakolun etrafındaki mevzilerden sürekli taciz ateşi geliyordu. Yüksekte olduğum için, askerin bir tanesi de bu tarafa doğru atış yapıyor, yani izli mermi kafamın tam üzerinden geçiyor. O anda hayatım, o güne kadarki hayatım saniyede şöyle filim şeridi gibi önümden geçiyor. O anı yaşadım. İnanmazdım. O anda ölümü düşünemiyorsun, çünkü bir şeyler yapmak istiyorsun. Ama ölümü görüyorsun. Üç-dört defa sıcak çatışmaya girince kendimi bir anda kahraman hissettim. Belki bir şeyler alamadım. Giydiğim elbiseye karşılık veremedim. Ama tank olmasaydı veya ben olmasaydım o karakolu basarlardı, assubayımızın kafasını keserlerdi, halayını çekerlerdi.
Terhis olduğuma bir yönde sevindim. İçimden bir şeyler bırakıp gidiyordum, yani o kulak... O PKK'nın, bir PKK'nın kulağını boynuma asamamanın eksikliği vardı bende. Şu anda askere çağırsınlar, aynı göreve yine giderim.

KORKTUM AKLIMA ÖLÜM GELDİ...

Karakolda gözümle gördüm. Karakol komutanı, ismini de verebilirim, çocuğu tokatladı. "Tokatlayamazsın" dedim. İtiraz edince, ben de dayak yedim. İki gün nezarette kaldım emniyet odasında, üçüncü gün çıkardı. Rütbeliye, "bunları anlatacağım" dedim. "Askerliğini kolay bitirtmem, sürekli ceza veririm" dedi. Kaçakçılığı önlemek için bizi bir ara pusu timinden aldılar, sadece yol arazi taramalarına verdiler. Başımızdaki Rütbeli 34 ve 64 plakalı araçlar hariç bütün arabaları didik didik arıyor, para alabilirse, alıyordu. Bir kamyonda koyun var ama nereye gideceğine dair belge yok, para alıyor. Miktarı göremiyorum ama parayı görüyorum. Ölü bir PKK ile karşılaştım, arkadaşlar kimisi tekmeliyordu, dayanamadım, ağladım, "neye ağlıyorsun" dediler. Ölmüş bir insana bu şekilde davranılır mı, tekmelenir mi? Çırılçıplak soyuldu, arkadaşın biri ayağındaki esen yazlıkları aldı. Üstünden sigara, çakmak, el bombası, mermi, okunmayacak tipte notlar çıktı, para yok. Bu durumda ölü araçla en yakın yere getiriliyor. Karakolun en üst rütbelisi, "askerler gelsin, görsün" diyor. Tekmeliyor, "size bıraktım" diyor. Kimi elbisesini yırtıyor, kimi ayakkabıyı alıyor. Pusudayken badimle sohbet ediyoruz. "Varsayalım Antalya'da plajdayız, arkadaşımız yanımızda" diyoruz. Kafamızı yenilemek zorundayız. Çünkü o dağ, o soğuk korku veriyor. Pusuya çıkarken aranıyorsun, üzerinde radyo olmayacak. Tabii radyo getiren oluyordu, bazen TRT FM açıp çaktırmadan müzik dinliyorduk. Pusuda sigara da kesinlikle yasak ama şarjörü boşaltıp, mermileri çıkartıp alttan düğmeyi çıkarınca, içindeki yayı alıp şarjörün içine sigarayı sokar, elimizle kapatırdık. O zaman görünmüyor.

BUGÜN DE ÖLMEDİK ANNE

Burada kart dikey girer telefona, orada yan. Misak-ı Milli sınırlarında yaşıyorsak neden Şırnak'taki kartlar yan, buradakiler düz giriyor? Orası bir başka Türkiye, burası bir başka Türkiye.

Tim olarak aşağı yukarı seksen kişi yakaladık. Gabar aynası var, Gevredira, Gevrakuzi, Halistepe ve Şehmemet'e gittiğimiz her operasyonda bunları getiriyorduk. Mağaralar var. Kimi hayvani bir şekilde yaşıyorlar, kimi deodorant, parfümler, Adidas götürüyor. Kızlar güneş gözlüğü götürmüşler. Bazıları askerin ne zaman nereden geleceğini, bölgenin coğrafi olayını çok iyi bilerek bilinçli hareket ediyor. Kanasçı Leyla diye bir kız vardı, üniversite mezunuymuş. Onu tutamadık, 4300 metreden nokta atışı yapan Kanas kullanıyordu. Biz Nikonla bakıyorduk kıza... Görüyorduk, ama aşağı yukarı on beş kilometre uzaklıkta. Kahvaltısını reçelle falan da yapmıyordu, güzel ne varsa tereyağından balına. Kız her gün sporunu yapıyordu, barfiks çekiyordu... Tek istediğimiz Kanasçı Leyla'yı ilk etapta vurmak değildi, istesek vururduk da yakalamak ve bilgi almak istiyorduk. Bu Leyla denilen kız bir Sibel Can veya bir Hülya Avşar gibi Doğu'da gündemde kalan bir kişi. Sonra onu Hakkari Çukurca'da, Tunceli Hozat'ta görmüşler, dolaşıyordu, ama yakalayamıyorduk. Aselsan telsizde üst bandı açtığında konuşmalarını dinliyorduk. Şuradan şu gelecek, askerler bu taraftan gelecek gibi. Biz de şaşırtmalı konuşmalar yapıyorduk.

Her şey emirle, insan sanki robotlaşmış oluyor. Operasyona gidiyorsun, mayın yerleştirmişler, 126 kişi geçiyor, 127. sen oluyorsun, arkandaki mayına basıp ölüyor. Yüz yirmi yedinci kişiydim, yüz yirmi sekizinci arkadaş mayına bastı, öldü. İnsanlarla savaşın var; yemek kalmaz, kumanya verirler, soğuktur. Eksi 45 derecede botun altı delinmiştir, su alır, ayağın buz gibi, mosmor olur. Değiştirecek çorabın yok. Devamlı bitle gezersin, tugay komutanında dahi bit vardı. Önüne geçilemedi. Bit adamları sanki her gün yiyor, kanını emiyordu. Akrepler vardır yazın, taşın yanına oturamazsın, gelir sokar, yedi boğumlu Afrika akrepleri... Yazın akreple mücadele, kışın da bitlerle. Banyonu yaparsın, tertemiz elbiselerini giyersin, beş dakika sonra atletini çıkar üç dört bit vardır. Asker ocağında hizmet verdiğini düşünerek bazı zorluklara göğüs gerebiliyorsun, ama her şey mantıksız geliyor. Adam yağmurda hazır kıta bekletiyor. Onlar giderler mekânlarına sımsıcak klimalarını açarlar, sen gazinoda soğukta oturursun... Gazino kapalı, düğün salonu gibi bir yer ama hiçbir zaman sobada yakacak odun, kömür yok


GÖRÜNMEYEN DÜŞMAN" DERLER, MAYINDI BENİM TEK KORKUM... BASTIM...

..."En büyük asker bizim asker" diye. Hepimiz aynı şey için gidiyoruz, hepimiz büyük askeriz. Halaylar, coşku... "Elveda İstanbul" diyerek gittik. Yılmaz Morgül'ün şarkısı, "elveda İstanbul" yeni çıkmıştı, benim askerliğimle özdeşleşen şarkı bu.

Eğridir acemi birlik, bu resimden on tane bastırmıştım, herkese gönderdim. Bu atmaca operasyonlarında. Askerler fotoğrafa çok meraklıdır. Siirt'te negatiflerini almak şartıyla, güvenlik nedeniyle, bastırıyorduk. Bu mevzilerden biri, benim yaptığım değil ama... Bu resimde acemi birliğindeyiz, yasak olmasına karşın, çekmiştik. Bir yılbaşı, hemşireleri çağırmıştık, 96 bitiyor, 97 yılına giriliyor. Benim en büyük hobim fotoğraflar, 300-400 fotoğrafım var.... Bu resimdeki, televizyonlarda, "o iki bacak yok, ama vatan sağ olsun" diyen arkadaşlardan. Keşke bacakları sağlam olsaydı da, askerliğini yapıp gelseydi. Resimdeki hemşire arkadaş, Diyarbakır'a gitti, giderken göbek atıyordu, şimdi, "beni buradan kurtarın" diye bağırıyor. Bu askerdeki en iyi arkadaşım, onunki sağ ayak, benimki sol ayak. Bu resim askerden önce on beş yaş, Silivri plajı. Ben havancıydım. Havan boru şeklindedir. Midemden kas alıp ayağıma koydular, koltukaltından bir de... Bu da kardeşimle, her anın bir güzelliği var. Beş buçuk ay yattım, üç buçuk ay ayaklarım birbirine bağlı kaldı. Evet, bütün resimlerde gülüyorum.
Kısmet işte! "Her askerin bir mayını vardır" derler; kimi basar, kimi basmaz. O kadın, Prenses Diana öldü gitti ama, çok güzel şeyler yaptı. Sonuçta mayını yapan üreten, satan ülkelerin başında Amerika, Çin, Rusya, Fransa var. Mayın anlaşmasını imzalayan ülkeler de bunlar. Bastığım mayın plastik, normal olsa, detektör bulurdu, dağ taş çınlar çünkü, ama plastik ötmüyor.

Türkiye'nin en meşhur komandoları Midyat komandoları, onların da son zamanına yetiştim. Siirt'e taşınınca sıfırdan bir tugay inşa ettik. Bir ay kadar kalmadık, direkt Eruh çevresindeki dağlara. O sıra Kuzey Irak operasyonları vardı. Dağa gittik. İlk gün kalacak yatacak yer yok, çadırları kurduk. Şakır şakır yağmur yağıyor. Tesisatı korumaya alıyorsun, çamur... Böyle zamanlarda birlik çok güzel pusuya düşürülür. Emniyetimizi aldık, timler tepelere çıktı. Nerede ne var, nereye pusu atılır, gösteriyorlar. O gece bir nöbet tuttum, korktum. Tek başınayım; rüzgâr, yağmur, havanları naylonlarla kapatmışız. Bitişikte köy var. Adam bir kanasla mermi sallasa, iki kilometreden anında indirir. İki saatlik nöbeti nasıl tamamladım, bilmiyorum... Sonraki arkadaş geldi, onun nöbetini beraber tuttuk. Onun da ilk nöbetiydi. "İstanbul'da yaşıyorum" diyorum, "Bana ne, terörden" diyorum. Bana gelene kadar ordu var, polis var, asker var... Birileri gidecek, ama o kapasiteyi kaldıracak insanların gitmesi daha uygun. Hem pişman oluyorsun, hem de... Mesela benim olayda benden daha güçsüz biri olsaydı, daha ağır yaralanmış olurdu. Fiziğim kurtardı, profesörler bile söyledi, yedi tane ameliyat peş peşe, narkozdan narkoza... Yani ameliyattan çıktığımı, on dakika yoğun bakımda kalıp yeniden ameliyata gittiğimi biliyorum.

Ramazan bayramıydı, iki ya da üç gün öncesi, şehitleri duyunca, herkes cinnet geçirir gibi. Eruh'ta, Botan nehri yakınlarındaydık... Sağımız solumuz geçiş bölgesi, önceki birlikler önemsememişler, bize dokunmayan yılan bin yaşasın hesabı. Riskli bölge, gündüz ortasında dağlarda çatışma gördüm. Dürbünle izliyorsun. Görevden döndük, binbaşı telsiz konuşmalarından anladı, koskoca adam, 40-45 yaşında, beraber koşmaya başladık. Adam haritadan çatışma yönetti, havanlarla dört-beş terörist öldürdüler. Sabah kalktık, helikopterler her tarafı bombalıyor. Arama taramayı jandarma ve piyade yapar, yani tehlikeye biz atılırız. Bizden ağır silahlar çalışır, onların da, bizimki kadar değilse de, ağır makinelileri vardır. Belli bir atış olur, vurduğunu vurur, kaçar, çatışmaya girmez. Sen de ateşin çıktığı yere, iki metre ileri geri atarsın. Kurşun sesi geldi mi, insan kendini yere atıyor. Emniyetini alıyor, menzili yeterse basıyor mermiye, ya da ağır silahlar çalışıyor. Ölüm korkusu da var. Ben yaralandığım zaman bile kendimi düşünmedim, annem geldi aklıma. Kalbine falan iner, mesela dedem vardı, ona benim yüzünden bir şey olsun istemezdim. Güvendiğin insanlarla olmak da seni rahatlatıyor. Asker kimi zaman birkaç tabur gider, kimi zaman timlerle, bazen de tugay gider, yani binlerce de yüzlerce de... Korkuyu yenmek için önce aileni düşünürsün, en çok annemi düşünürdüm...
En yakın gördüğüm yaralanma kendim. Terk edilmiş bir köydeydik, eski bir terörist köyü. Yani teröristler yüzünden köy daha önce boşaltılmış. Dağlar, tepeler, vadi uzanıyor. Eruh taraflarında teröristleri kovalayan başka bir tabura yardıma gittik. Ağır silahları kurduk, mayın döşenmiş, o kadar kişi geçti, kısmet işte... Bir gürültü duydum, "ya timleri geçti ya da roket attılar" dedim. Hissetmiyorum, kulaklarım uğulduyor. Yere düşene kadar kendim olduğumu anlamadım. Mayın eşiğinin içine düştüm, çukuruna, taşlar falan, ayağımı yaktı. Mayın parçaları... Parçalar vücudumu oksijen kaynağı gibi yakıyor. Bir taraftan Allah Allah diye, bir taraftan da "anneme haber vermeyin" diye bağırıyorum. Helikopter falan çağrıldı. Herkes bağrışıyor, ama insanın kendi devresi daha çok tutar. Beraber yiyip içip beraber eğitim aldığın için. Ağlayanlar genelde onlardı. 15 -20 dakika sonra helikopterler geldi. Tugay da dört tabur, dört helikopter. Kayalık bölge, inmesi zor oldu. Helikoptere altıncı kez böyle bindim. Mürettebat aynı, astsubay elimi tuttu, "tamam aslanım, koçum," diyor, "daha hızlı uçurun". Hızı belli, insan bir an önce gitmek istiyor... Acı, yanık acısı, sinir acısı. Taburdaki asteğmen doktor iki yerden turnike yaptı. Sonra Siirt ve Diyarbakır'da birer müdahale daha. Bayıldım, sonraki gün ayılmışım. Dördüncü gün Ankara'daydım... Yedi sekiz gün eve haber verdirtmedim. Haber verince, annem, babam, dayılarım Ankara'ya geldiler.
Askerliği düşününce önce mayına bastığım an aklıma geliyor. Sabah içime doğdu. "Bassam, bassam" dedim ve bastım. "PKK'dan korkmam" derdim, "görünmeyen düşman" derler, mayındı tek korkum. Mayına bastığım gün içime doğmuştu. Çok dikkat ettim, sağa baktım, sola baktım... Göreceğim varmış. İmkânsız olan yerde mayına bastım. Arkadaşım, önünden 30 araba geçiyor, o en son arabada. Geçmeden, 20 dakika önce, hatıra resmi çektiriyor, "belki mayına basarız, hatıra kalsın" diye. Araba paramparça, kendisinin iki ayağı gidiyor, tedavi görüyor

Özel Tim düşündüm, sonra "değmez" dedim gene. Özel Tim ağır ve zor çatışmalara giriyorlar, kelle başı para alıyorlar. Askerler Özel Tim'le birlikte çatışmaya girdiğinde, askerin öldürdüğü de Özel Tim'in leşi gibi gösterilir, askerler almazlar.
Hayatımı ikiye ayırıyorum, askerlik öncesi, askerlik sonrası. Olgunlaştım, büyüdüm, insan aşırı derecede pişiyor. Saçlarım gürdü. Stres ve ilaçlar etkiledi. Anlatmaktan hoşlanmıyorum. Yaşayan anlatmaktan çekinir, uyduran da uydurur. Giderken insan, "vatan, millet, Sakarya" diyor da.. Şimdi değişti. Niçin bu oluyor? Devlet isterse bunu bitirir. Bitmesini silah tüccarı da, konserveci de, dışarıdan PKK'ya destek veren de istemez. Türkü Kürdü kışkırtıyorlar. Önemli olan dostluk. Kürt arkadaşım da var, Alevi de...

Anne: Böyle bir acı, Allah kimseye tattırmasın ama, yaşamak başka karşıdan görmek başka... Yaşamak değişik bir duygu, anlatılacak gibi değil... İki kolu yok gösteriyorlar, insanın içi gidiyor. 20 yaşına kadar büyüt, şehit olarak gelsin. Kendi kendime kalıp duygulanıyorum, ağlıyorum... Bacakları yok, onu görünce kendi acımdan hafifliyorum, sonra da diyorum, "Allahım, sen affet, ben ne yapıyorum". Böyle karmaşık bir şey... Bir asker görsem, ağlıyorum önce, bir burukluk giriyor içime. Sonra da, diyorum, "ben gördüm, siz de görün". İçimden öyle geliyor. "Ölseydi" diyorum, "çürüyecekti." Gene de çok şükür. "Niye yani" diyorum, Türkiye'de bir savaş yok... Nedir yani, insanı en çok kahreden, siyaset işte. Bunun cevabını, nedenini bulamıyorum.


NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.....

ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ arkadaşlar bizim gibi insanlar olduktan sonra....

YORUMLAR

Suya Düşen Cep Telefonlarını Kurtarma Yolları
Teknoloji

Suya Düşen Cep Telefonlarını Kurtarma Yolları

Hiv/aids Tedavisinde Kötü Haber
Sağlık

Hiv/aids Tedavisinde Kötü Haber

Sadece Emniyet Ayağı Yok
Haberler

Sadece Emniyet Ayağı Yok

Arseniy Yatsenyuk Istifa Etti
Dünya

Arseniy Yatsenyuk Istifa Etti

Kepeğe İyi Gelen Bitkisel Yağlar  İyi Gelen Bitkiler
Sağlık

Kepeğe İyi Gelen Bitkisel Yağlar İyi Gelen Bitkiler

Yedi Güzel Adam Kimdir ?
Eğitim

Yedi Güzel Adam Kimdir ?

Ağız Kokusundan Kurtulmanın Yolları
Sağlık

Ağız Kokusundan Kurtulmanın Yolları

Ağız Içi Yarası Neden Olur?
Sağlık

Ağız Içi Yarası Neden Olur?