Pkk saldırıyor, peki biz ne yapmalıyız?
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Terör örgütü Türkiye'ye yönelik saldırılarını ağırlaştırarak ve stratejik bir plan çerçevesinde yürütmeye başladı. Kentlerde bombalar patlıyor, ormanlar yanıyor ve Güneydoğu'da askeri birliklere yönelik saldırılar gerçekleştiriliyor. Türkiye ise AKP'nin yönetiminde ne yapacağını bilmeden sağa sola sallanıyor. Şehit aileleri, terör örgütü başının İmralı'da dışarıya çıkmayı beklerken, Türkiye'ye yönelik saldırılarda oğullarının saldırılarda şehit edilmeleri karşısında artık isyan etmeye başladılar.
Türkiye tehlikeli bir dönemece doğru hızla ilerliyor. Bugün çocuklarının şehit edilmeleri üzerine "vatan sağ olsun" demiyorum diyen anne ve babalar yarın sokaklara inip devletin yapmadığını yapmak istemek gibi bir felaket patlamanın parçası olabilirler. Ancak şunun altını çizelim; İdam cezasının kaldırılarak, Öcalan'ın üzerinden idam baskısının kaldırılması, terör örgütünün önünü açmıştır.
Türkiye'nin artık kendisini ve halkını oyalama ve yanıltmaya hakkı yoktur. Şehit edilen subay ve askerlerimize karşılık bir kaç tane PKK'lı öldürüp, "şehitlerimizin intikamını aldık" diyerek, bu meseleyi kapatamayız. Çünkü söz konusu olan şehitlerin intikamının ötesinde onların uğrunda şehit oldukları aziz vatanının ve milletin bütünlüğünü muhafaza etmektir. Bunun için Türkiye'yi yöneten kadroların, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kadrolar kadar kararlı, cesur ve bilgili olmaları gerekmektedir.
Türk milleti artık "kürtçülük ve terör fesadının" hallini istemektedir. Bunun için Türk devletini yönetenlerin elinde böyle bir plan ne yazık ki yoktur. Askerler tarafından hazırlanan ve kısmen bir bütünlüğü olduğu söylenebilecek planlar ise Milli Güvenlik Kurulu'ndan çıktıktan sonra bakanlık koridorlarında planların arkasında durmayan hükümetler tarafından "imha" edilmiştir. Türk milletine bu alçak fesadın ortadan kaldırılacağını göstermek amacı ile "Kürtçülük Sorununun Analizi ve Çözüm Politikaları" adlı çalışmamı bir süre önce yayınladım.
Önümüzdeki günlerde bu kitaptan bazı kısa alıntılarla Kürtçülük fesadı ile mücadelenin sahip olması gereken politik hedefi ve hedefe ulaşmak için uygulanması gereken yöntemleri ortaya koymaya çalışacağım. Türkiye'nin fesada yönelik mücadelesinin nihai hedefi, Türkiye Cumhuriyeti'nin örselenen milli bütünlük amacının gerçekleştirilmesi olmalıdır. Üniter devlet çatısı altında tek millet, tek devlet, tek dil, tek bayrak hedefi korunmalı ve takviye edilmelidir.
Bu mücadele için şartlar beş sene önce olduğundan çok daha gayri müsaittir. Artık Kuzey Irak'ta bağımsızlaşma sürecinde olan bir devlet vardır ve Barzanistan diyebileceğimiz bu sunni devletçik mutlak denetim altına alınmadan Türkiye'de Kürtçülük fesadının ortadan kaldırılması mümkün değildir. Barzanistan'a yönelik hedef kontrol altına almak olunca uygulanacak yöntem "ezici diplomasi" olmalıdır. Ezici diplomasinin amacı, Barzani-Talabani çetesini Türkiye için tehdit olmaktan çıkarmak, Türkiye ile iyi geçinmeye zorlamaktır. Bu amaçla Barzanistan'a yönelik çok boyutlu bir ekonomik, kültürel, politik, istihbaratî, anti-terörist, diplomatik ve askerî önlemler uygulanmalıdır.
"Barzanistan" yani Kuzey Irak kontrol altına alınabilir ise Türkiye'nin, PKK'nın temsil ettiği terör sürecini ezmesi için gereken şartlar oluşacaktır. Artık Türkiye, üniter devlet çatısı altında tek millet, tek devlet, tek dil, tek bayrak hedefini korumak ve takviye etmek amacı ile PKK'yı ortadan kaldıracak bir programı uygulamaya koyabilir. Millî bütünlüğün sağlanması olarak adlandırabileceğimiz bu program çok boyutlu olmalıdır. Yani, PKK fesadının ortaya çıkardığı çok boyutlu tahribatı ortadan kaldıracak önlemler geliştirilmelidir.
Bunlar sırası ile 1) Siyasi Önlemler, 2) Bürokratik Önlemler, 3)Toplumsal Rehabilitasyon Önlemleri, 4)Toplumsal Önlemler, 5) Kültürel Önlemler, 6)İstihbarati Önlemler, 7)Polisiye Önlemler, 8)Hukuki Önlemler, 9)Ekonomik Önlemler, 10)Diplomatik Önlemler ve 11) Askeri Önlemlerdir. Diğer Önlemleri ele almadan, bu yazı çerçevesinde sadece alınması gereken askeri önlemlere değineceğiz.
Terörle mücadelenin en önemli bileşeni muhakkak ki askeri yöntem ve önlemler bütünüdür. Türkiye, 21 seneden bu yana PKK terörüne karşı düşük yoğunluklu çatışma tarihine, özellikle 1992 sonundan itibaren 1999'a kadar süren ve ileride düşük yoğunluklu çatışma tarihi kitaplarında büyük bir başarı olarak övülecek ve dersler çıkarılacak bir mücadele vermiştir.
Türkiye terörle mücadele için çok pahalı bir bedel ödeyerek para ile satın alınması mümkün olmayan ve bedeli kanla ödenen deneyimler elde etmiştir. Ancak terörle mücadelede elde edilen deneyimlerin "Eğitim-Doktrin Komutanlığı"nda (EDOK) son yıllarda yapılan çalışmalara rağmen teorik zemine yeterince aktarıldığı, bugüne ve gelecek nesillere intikal ettirildiği söylenemez.
Askeri mücadelenin esası, geçmişten alınan dersleri mücadelede mükemmelleşmeye ulaşacak şekilde geliştirmek olmalıdır. Bunun için EDOK bünyesindeki çalışmalara yeni bir boyut verilmelidir. Güneydoğu Anadolu'da görev yapmış emekli ve muvazzaf general ve subayların deneyimleri üzerinde çalışan, bu deneyimlerden hareketle gelecek mücadele konseptleri geliştiren bir "Düşük Yoğunluklu Çatışmalar Enstitüsü" kurulmalıdır.
Geçmişten alınan dersler ile teröre karşı verilen mücadele mükemmelleştirilirken savaşın stratejik ve teknolojik niteliği konusunda bir yenilenmenin şart olduğu da göz önünde tutulmalıdır. 1984'den bu yana PKK ile mücadelede temel hedef mümkün olduğunca fazla PKK'lı öldürmek olmuştur. Hatta PKK'lı ölü sayısı başarının ölçüsü olarak görülmüştür. Bunun için elde PKK'lı cesedi olmadığı durumlarda da "tahmini" PKK'lı ceset sayısı resmi belgelere başarının ölçüsü olarak girmiştir.
Oysa öldürülen her PKK'lı (çok büyük ölçüde Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı yani Anayasamıza göre Türk) kısa vadede örgütü zayıflatsa da uzun vadede öldürülen gençlerin ailelerini terör örgütünün kucağına itmiştir. PKK'ya karşı askeri mücadele bu gerçek göz önünde tutularak, yeni bir askeri stratejik zemin üzerine oturtulmalıdır. Askerî mücadelenin hedefi, daha fazla ölü PKK'lı değil, PKK'nın kırsal alanda hareket ve eylem gücünün mutlak şekilde kırılması üzerine oturtulmalıdır.
1993 sonrasında başarı ile uygulanan "Alan Hakimiyeti" konsepti daha etkin bir şekilde yaşama geçirilirken, Türkiye'nin sınırlarında mutlak kontrol sağlayacak bir askeri yaklaşım geliştirilmelidir. Bu, terör örgütünün Türkiye içinde hareket serbestliğini ortadan kaldırarak, lojistik desteğini kısıtlayarak, örgüt unsurlarını bıktıran, sürekli kaçmaya zorlayan, Kuzey Irak'a çekilmelerini ve Kuzey Irak'tan (keza Suriye ve İran'dan) girmelerini zorlaştıran yeni askerî yaklaşım, PKK'lıları teslim olmaya davet eden güçlü ve sürekli psikolojik operasyon ile desteklenmelidir. Askerî mücadelenin hedefi, sıradan PKK'lı teröristi örgütten kaçmaya ve teslim olmaya iterken, örgüt liderlerinin imhası üzerine kurgulanmalıdır. Bunun sadece konvansiyonel askerî yapılanma ile gerçekleşmeyeceği ve daha çok ileri teknoloji ve ileri savaş tekniklerini kullanmaya en yatkın askeri unsur olan Özel Kuvvetlerin (bazı coğrafyalarda ise Milli İstihbarat Teşkilatı'nın) operasyonları ile gerçekleştirileceği aşikardır. Bu yeni stratejik anlayış teknolojiye bakışın değişmesi ile de desteklenmelidir. Milletlerin askerî kültürleri birbirlerinden farklıdır. Amerikan askerî kültürünün temelinde teknolojinin sürekli gelişmesi vardır. Alman askerî kültürünün temelini ise Genelkurmay ve kurmay subayın mükemmeliyete ulaşma çabası, Türk askerî kültürünün temelinde ise subay ve askerin sonsuz fedakarlığı ve cesareti vardır. İçinden geçtiğimiz dönemde Türk askerî kültürünün teknolojiyi geliştirme ve kullanma eğilimi içine girmesi gerekmektedir. Bu genel geçerli bir tespit olduğu gibi terörle mücadele konusunda da kaçınılmaz bir gerekliliktir. Terör ile mücadele sadece subay ve askerin üstün kahramanlık ve fedakarlık vasıflarına terk edilmemeli, ileri teknolojiden, terörle mücadelede şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla faydalanılmalıdır. Böyle bir yaklaşım ordunun genel savaş kültürüne de olumlu şekilde yansıyacaktır.
Geçmişte yapılan hatalar incelenince gelecekte yapılması gerekenler ortaya çıkmaktadır. Düşük yoğunluklu çatışmada genel maksatlı helikopter ve saldırı helikopteri çok önemli bir rol oynamasına rağmen helikopterler 1990'lı yıllara kadar etkili bir şekilde kullanılamamıştır. Çünkü ABD bu tür helikopterleri vermeyi reddetmiştir. Türkiye ise başka kaynaklardan bu tür ihtiyaçlarını karşılama yoluna gitmemiştir. Oysa helikopter olmaksızın düşük yoğunluklu çatışmayı kazanmak mümkün değildir. Mevcut UH-1 helikopterleri ise terörün geçiş noktası olan Hakkari gibi bir coğrafyada yükseklikten dolayı ancak 3 kişi taşıyabiliyor, böylece maksada tam anlamı ile hizmet edemiyordu. Olan teknolojik imkanlar da, yanlış anlayışlardan dolayı bazı zamanlarda kullanılmamıştır. Örneğin 1990'ların başında yurt içi operasyonlarda Türk Hava Kuvvetleri'nin kullanılmaması kuralı uygulandığı için mücadele zorlaşmıştır.
Yurt dışındaki PKK hedeflerine yönelik olarak kullanıldığında ise gereken etkiyi sağlayacak anti-personel bombalar, olmadığı için kullanılamamış ve terör örgütü üzerinde gereken etki sağlanamamıştır. Sadece ileri teknoloji değil, terörle mücadelede gerekli olan bazı temel teknolojik ihtiyaçların karşılanması konusunda da çok yaratıcı davranıldığını söylemek mümkün değildir. Örneğin bölgede askerlerin giydikleri askeri postallar coğrafya için uygun olmamasına rağmen bu konuda yıllarca ciddi bir çalışma yapılmamıştır. Bazı yerel olaylarda askerlerin terör örgütünün kullandığı Mekap marka ayakkabıyı giymeleri dahi söz konusu olmuştur. Güneydoğu birlikleri için özel postalların üretilmesi gerekmektedir. Askerlerin çelik yelek ihtiyaçları hiçbir zaman tam anlamı ile karşılanamamıştır. Karşılandığı zamanlarda da verilen çelik yelekler 18 kg. olduğu için yaygın olarak kullanılamamıştır. Oysa AR-GE çalışmaları ile daha hafif ve aynı oranda dayanıklı çelik yeleklerin üretilmesi gerekirdi.
Özellikle kaçakçılıkla mücadele için inşa edilen jandarma karakolları terör örgütünün saldırılarına dayanacak teknolojik özellikleri taşımamıştır. Oysa karakolların yeniden yeni teknolojiler ve malzeme kullanımı ile yeni yerlere inşa edilmesi gerekirdi. Bunun yapılmamış olması çok can kaybına neden olmuştur.
Keza kullanılan MG-3 makinalı tüfeklerin, 89'luk roket atarların PKK'nın kullandığı silahlar karşısındaki etkisizliği üzerine bazı askerî birliklerin kendi girişimleri neticesinde Kuzey Irak'ta "serbest piyasadan" silah almak zorunda bırakıldıkları ancak daha sonra Genelkurmay Başkanlığı'nın devreye girerek gereken silahları 1992-93 gibi geç bir aşamada temin ettikleri artık kitaplara geçmiş bir husustur.
BTR-60 ve BTR-80 gibi zırhlı araçların kullanılmaya başlanması için 1993 yılına kadar beklemek gerekmiştir. Keza gece görüş cihazları ancak 1993-94 yıllarında kullanılmaya başlanmıştır. Kış harekatına imkan veren ve - 35, - 40 dereceye dayanan askeri elbiselerin kullanılması için 1994 yılına kadar beklemek gerekmiştir. Özetle, terör ile mücadelenin uzamasında ileri askeri teknolojilerin kullanılmasının son derece yavaş olması mücadeleye ağır bir darbe vurmuştur. Teknolojiden doğan açığı asker ve subaylar kahramanlık, doğal olarak da kan ile kapatmaya çalışmışlardır. Artık teknolojide zamanın gerisinde değil ilerisinde gitmenin vakti gelmiştir.
Bu amaçla terörle mücadele için Jandarma Genel Komutanlığı'na bağlı Jandarma Asayiş Kolordusu güçlendirilerek yeniden yapılandırılmalıdır. Jandarma, mekanize birlikler, genel maksat ve saldırı helikopterleri, hafif topçu birliklerini ve özel harekat birimlerini bünyesinde barındıran, yüksek hareket kabiliyeti ve yüksek ateş gücüne sahip bir birlik haline gelmelidir. Jandarma teşkilatı, özellikle Güneydoğu Anadolu'da uzman onbaşı ve çavuş yapılanması ile güçlendirilmelidir. Genel olarak jandarma kolordusunun personel sayısı artırılmalıdır.
Gelecek 10 yılda Jandarma Kolordusu ve 2. Ordu'ya bağlı birliklerin konuşlanması "alan hakimiyeti" konseptini uygulamak üzerine kurulu olmalıdır. En ufak bir gevşemeye izin verilmeden, arazide mutlak hakimiyet sürdürülmelidir. Köye dönüş sisteminden dolayı geri dönenler her ne kadar çok az ise de bu köylerin örgütün lojistik sistemini sağlayacak alt yapıyı oluşturacak şekilde istismar edilmesi engellenmelidir.
Güvenlik güçlerinin terörist takibinde il ve ilçe, yetki alanı sınırlandırmalarından kurtulmaları için Jandarma Asayiş Kolordusuna bağlı birliklerin terörist takibi süresince her türlü mülkî kısıtlamalardan kurtulmaları gerekmektedir.
Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı birlikler mümkün olduğu ölçüde terörle mücadele dışına çekilmelidir. Bununla birlikte, Kara Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde 1990'lı yıllarda oluşturulan "İç Güvenlik Taburları" sistemi üzerinde çalışılarak, mükemmelleştirilmeleri sağlanmalıdır. Çünkü önümüzdeki yıllarda Orta Doğu bölgesinin Türkiye'yi derinden etkileme potansiyeline sahip bir çatışma süreci içine çekilmesi yüksek bir olasılıktır. Ancak İç Güvenlik Taburları, olaylar gerektiği zaman süreli olarak Jandarma Asayiş Kolordusu'nun emrine verilmelidir.
Özel Kuvvetlerin Türkiye içinde çatışmalarda kullanılmasından vazgeçilmeli, Özel Kuvvetler sadece yurt dışı operasyonlarda kullanılacak bir yapıya dönüşmelidir. Ancak, Jandarma Genel Komutanlığına bağlı ve Özel Kuvvetlerin savaş yeteneklerine sahip bir "Jandarma-Anti-Terör Komutanlığı" kurulmalı, yurt içi operasyonlarda bu komutanlık görevlendirilmelidir.
Nihayet Türkiye'nin terörle mücadelede en büyük zaafı olan İran-Irak-Suriye sınırı üzerinde mutlak bir güvenlik sağlanması çalışmaları hiç vakit geçirmeden başlatılmalıdır. Türkiye, "bu sınırlarda mutlak güvenlik zaten sağlanamaz" anlayışı ile ne yazık ki son 21 seneyi heba etmiştir. Halbuki, öncelikle bu düşüncenin değişmesi ve "bu sınırlarda, en etkili ve en ucuz mutlak güvenlik nasıl sağlanır?"sorusunun sorulması lazımdır.
Ülkesinin güvenliğini sağlamak için 6000 kilometre uzunluğunda 7 metre yüksekliğinde ve 6 metre genişliğinde bir Çin Seddi yaratan iradenin arkasında önce zihinsel olarak soruna meydan okuma tavrı vardır. Türkiye'de sınırlarının güvenliği için böyle bir tavır geliştirmek zorundadır.
Bu üç ülke ile sınırlarımız boyunca mayın, duvar, erken uyarı sistemleri, uydu ile gözleme ve sair önlemlerle mutlak bir güvenlik sağlanmalıdır. Bunun gerçekleşmesi durumunda terör örgütü kendisini yeniden üretmek için kullandığı İran ve Irak'taki cephe gerisinden mahrum kalacak, Türkiye içinde sıkışacaktır. Bu durumda PKK'ya karşı alınacak önlemler daha etkili olacaktır.