|
| Makaleler |
| Toplam Makale |
3315 |
| Yayında |
3135 |
| Bekleyenler |
180 |
| Görüntüleme |
13288570 |
|
|
|
|
Kerkük Krizi ve Türkiye'nin Irak Politikası
KERKÜK KRİZİ VE TÜRKİYE'NİN IRAK POLİTİKASI
Giriş
Türkiye için Irak'taki gelişmeler hayatî bir önem taşımaktadır. Bu ülkede gerçekleşecek gelişmeler Türkiye'nin millet ve toprak bütünlüğü dâhil birçok iç dinamiğini tetikleyecek potansiyele sahiptir. Bundan dolayı, Türkiye'nin Irak'ın yaşadığı süreci, "komsu bir ülkedeki gelişmeler" seklinde edilgen bir tavır ile izlemesi mümkün değildir.
Aksine Türkiye, Irak'taki gelişmeleri yaşamsal menfaatlerini gerçekleştirecek şekilde elindeki bütün imkân ve yetenekleri kullanarak etkilemek için kullanmak ve bu zorlu girişimi başarmak zorundadır. Ankara yaşamsal menfaatlerini koruma konusunda kararlı davranmaz ve etkin olmaz ise Türkiye ve Ortadoğu bölgesi için çok ağır sonuçlar doğuracak bir siyasal zeminin oluşmasına neden olacaktır.
Türkiye'nin Irak ile ilgili temel talepleri insan hakları, demokrasi ve devletler hukukunun bütün temel değerleri ile uyum içindedir. Türkiye'nin Irak ile ilgili taleplerini şu baslıklar altında toplayabiliriz. 1) Türkiye, BM üyesi bir ülkenin, işgal edilerek parçalanmamasını, Irak'ın toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesini istemektedir ki, bu en temel devletler hukuku talebidir. 2) Türkiye, Irak'ın yeniden yapılanması sürecinde demokratik ilkelerin evrensel demokrasi değerleri doğrultusunda uygulanmasını istemektedir. Bu da hangi etnik kökenden veya mezhepten olursa olsun bütün Iraklılara eşit gruplar ve bireyler olarak muamele edilmesini gerektirmektedir. Türkiye, Irak'ın kurulusunda olduğu gibi, Araplar, Kürtler ve Türkmenlerin kurucu unsur olduğu bir devlet olarak tanımlanmasını talep etmektedir. 3) Türkiye, uluslararası Ceza Yasası'nın 6. maddesinin 3. fıkrasının çiğnenerek, etnik temizlik ve nüfus kaydırmaları yapılmamasını, yapılanlarında geri çevrilmesini, seçim sonuçlarına yansımamasını istemektedir. 4) Türkiye, Irak'ta terör örgütü PKK'nın faaliyetlerine ve varlığına son verilmesini talep etmektedir.
Türkiye'nin bu haklı talepleri su ana kadar ABD ve Iraklı yetkililer tarafından sistematik olarak görmemezlikten gelinmiştir. Ulaşılan aşamada Ankara'nın haklı taleplerinin daha fazla ertelenmesi mümkün değildir. Kuzey Irak, Irak ve Ortadoğu 2007 sonunda Kerkük'te yapılacak referandum ile birlikte çok keskin bir viraja girecektir.
Kerkük'te mevcut koşullar altında yapılacak bir referandumun sonucu önceden bellidir. Çünkü 2003 senesinden buyana kente yönelik 235 binin üzerinde yoğun bir Kürt nüfus aktarması ve es zamanlı olarak devam eden Araplara ve kısmen Türkmenlere yönelik etnik temizlik neticesinde Kerkük'ün zaten bozulmuş olan etnik dokusu iyice tahrip edilmiştir. Kerkük'te Aralık 2007'de yapılacak referandum sonucunda Barzani'nin Kerkük'e el koyması ile birlikte bütün Ortadoğu'ya kapsayacak bir istikrarsızlığının ve çatışmaların önü açılmış olacaktır.
Kerkük'te referandum ve Irak'ın bölünmesi sürecinin durdurulması için Türkiye'nin yapabileceği çok şey vardır. Ne yazık ki, mevcut durum, gelişmeleri etkilemekten çok uzak Türk politikalarının/politikasızlığının önümüzdeki aylarda da devam edeceğini göstermektedir. Türkiye'nin 1991'den bu yana var olan "Kuzey Irak" ve 2003'den bu yana Irak sorununa yönelik sağlıklı bir politika oluşturmasının önündeki "dört zihinsel engel" bulunmaktadır.
Bunlardan birisi, Ankara'nın Kuzey Irak'a yönelik bütün çözüm politikaların merkezine Türk Silahlı Kuvvetlerini koyma eğilimi içinde olmasıdır. Bu "tek boyutlu güç politikası" aslında Türkiye'nin gerçek gücünün etkili kullanılmasın engellemektedir. Türkiye, ordusu ile Irak'a fiili müdahalede bulunmayınca sanki hiçbir müdahalede bulunamazmış gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır.
Oysa Türkiye, Ortadoğu'nun, Kafkasya'nın, Balkanların en büyük gücüdür. Ancak, silahlı kuvvetlere dayanan ve silahlı kuvvetlere ihale edilen tek boyutlu güç politikası Türkiye'nin çok boyutlu, yaratıcı ve etkili politik süreçler geliştirmesini engellemektedir.
Türkiye'nin Kuzey Irak'a yönelik sağlıklı bir politika geliştirememesinin önündeki ikinci engel ABD'nin 1991'den 2003'e kadar "Çekiç Güç" ve "Kuzey Kesif Gücü" aracılığı ile Kuzey Irak'ta, 2003 sonrasında da bütün Irak'taki varlığıdır. 1952'de NATO üyesi olduğu günden buyana dış politikasının temelini ABD ile iyi ilişkiler zeminine oturtmuş olan Türkiye, Kuzey Irak'ta ABD ile 1991'den buyana yaşatan denetimli gerilimin asla açık ve sürekli bir krize dönüşmesini arzu etmemiştir.
Ankara, 4 Temmuz 2003'de gerçeklesen Süleymaniye saldırısı gibi ikili ilişkilerde ağır hasar ortaya çıkaran bir krizi bile sürekli kriz haline getirmekten kaçınmış, ikili iliksilerdeki krizin kontrolden çıkmasının vereceği zararları düşünerek felç olmuş bir şekilde Irak ve Kuzey Irak'taki menfaatlerini ABD ile uyum içinde gerçekleştirmek gibi bos bir arayısın içine girmiştir.
Türkiye'nin bu tutumu, ABD'de yanlış beklentiler ortaya çıkarmıştır. Bir kısım Amerikalı karar alıcılar, çok muhtemelen Washington'un hem Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin alt yapısını kurabileceğini hem de Türkiye ile ilişkilerini istedikleri zeminde tutabileceklerini düşünmüşlerdir.
Oysa, ABD'nin tutumu ve olayların gelişimi, Türkiye'nin Irak'taki yaşamsal menfaatlerini ABD ile uyum içinde olmadan hatta ABD'ye rağmen gerçekleştirme arayışı içinde olmak zorunda olduğunu ortaya koymaktadır. Bu süreçte Türkiye ile ABD arasında ortaya çıkabilecek gerilimler ve küçük/büyük krizlerin ikili ilişkilerin sağlıklı bir zemine oturması için yaratıcı ve yardımcı olabilir.
Türkiye'nin Kuzey Irak'a yönelik tutarlı bir politika geliştirmesinin önündeki üçüncü zihinsel engel Kuzey Irak'ta kurulacak bir Kürt devletinin Türkiye'yi derhal böleceği düşüncesinin Ankara'da birçok tahlile hâkim olmasıdır. Irak'ın Kuzeyi ve Kerkük'ün geleceği ile ilgili mücadele jeopolitik olduğu kadar çok taraflı psikolojik bir mücadeledir. Bu mücadelede baslıca taraflar, ABD-Türkiye, AB-Türkiye, KDP/KYB-Türkiye, PKK yandaşları-Türkiye, İran-Türkiye, Suriye-Türkiye olarak sayılabilir.
Bu mücadelenin psikolojik boyutu göz önünde tutulmadan yapılacak bir çatışma Türkiye'ye büyük zararlar verebilir. Hala hazırda Türkiye'de siyasetçilere, basına ve güvenlik bürokrasisine Kuzey Irak ve Kerkük ile ilgili hakim olan hava, "ürkek", "korkak", "savunmada kalan" seklinde özetlenebilir.
Bu ruh hali Türkiye'nin rakipleri tarafından gayet iyi okunmakta ve aleyhimize kullanılmaktadır. Oysa, Türkiye'nin Kerkük'ün Kürtleştirilmesinin ve Irak'ın Kuzeyinde bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının vahim sonuçlarının bilincinde olarak, sahte bir iyimserliğin tuzağına düşmeden, özgüveni yüksek bir ruh hali ile bütün stratejik sektörleri ile konuya yaklaşım geliştirmelidir.
Bu yaklaşımın özünü su şekilde ifade edebiliriz: "Irak'ın bölünmesi Türkiye için yaşamsal bir tehdit oluşturur ancak Türkiye bunu kontrol altına alır ve asar. Çünkü Türkiye kendisini bütün imkân ve yeteneklerini kullanarak başarılı bir şekilde bölgesel kaosun etkilerinden korur. Ancak bu bölünme bölge ve dünya için büyük tehdit oluşturacaktır."
Türkiye, Kerkük'ün Kürtleştirilmesi ve Irak'ın bölünmesi ile ilgili olarak Türkiye'nin güvenliğini ve Türkiye için tehdidin büyüklüğünü vurgulayan gerekçelerden vazgeçerek konuyu gerek Türkiye gerek uluslar arası gündeme baksa gerekçelerle getirmelidir. Bu gerekçeleri aşağıda olduğu gibi sıralayabiliriz; a)Irak'ın bölünmesi Ortadoğu bölgesi için sonuçları öngörülemeyecek bir istikrarsızlık ve güç mücadelesine yol açacaktır. b)Ortadoğu'da ortaya çıkacak bu istikrarsızlığın, bölgenin ortasında ikinci bir Afganistan'ın oluşmasının küresel sonuçları da olacaktır. c)Barzani ve Talabani'nin pankürdist gündemi Ortadoğu bölgesinde istikrarsızlığı artıran bir başka unsur olacaktır. d)Irak'ın bölünmesinin Arap ülkelerinde ABD'ye yönelik şüphe ve nefreti tırmandıracağı, Arapların bir Arap devletinin ABD tarafından bölünmesini asla affetmeyecekleri vurgulanmalıdır. e)ABD'nin desteğine ihtiyaç duyduğu Mısır, Suudi Arabistan, Kuveyt, Ürdün gibi hareketlerin ABD ile hareketlerinin zorlaşacağının altı çizilmelidir. f)Irak'ın Kuzeyi bir istikrar değil, bugün olduğundan daha fazla bir terör yuvası olacaktır. g)Barzani ve Talabani yapılanmasının anti-demokratik/feodal kimliğinin altı çizilmelidir. h)Kerkük'te yapılanların uluslar arası hukuk açısından suç olduğu vurgulanmalıdır. Türkiye bir yandan bunları ön plâna çıkarırken öte yandan özgüvenini ve gücünü ortaya koyan bir yaklaşım sergilemelidir. Bu yaklaşım, değişik kanallar kullanılarak, 1) Türk halkına, 2)ABD ve AB'ye, 3) Bölge ülkelerine, 4) Irak halkına iletilmelidir. a) Türkiye, 70 milyonu asan nüfusu, gelişen ekonomisi ve dünyanın en güçlü ordularından birisi olan ordusu ile bölgesinde "nihaî karar alıcıdır." Aksi gelişmeler bir süre sonra Türkiye tarafından Türkiye'nin menfaatleri doğrultusunda tekrar düzenlenir. b) Düşük Yoğunluklu Çatışma konusunda dünyanın en deneyimli ordusu olan TSK, demokratik düzen içinde PKK'yı yenmiştir. Türkiye'yi istikrarsızlaştırmak isteyecek bölgesel unsurlara Türkiye izin vermeyecektir. c) Bölgesel istikrarsızlığın kaynağı olan Irak'ın Kuzeyinin dünyaya açılış kapısı Türkiye'dir. Türkiye'nin kapıları kapaması durumunda bu bölgenin ekonomik olarak dünyadan soyutlanması gerçekleşir. d) Bugün Irak'ın Kuzeyindeki sahte istikrar dahi Türk ekonomisinin gücüne ve bu bölgeye yaptığı yatırımlara bağlıdır. Türkiye'nin kapılarını kapaması, bölgenin büyük bir sıkıntıya düşmesine neden olur. Türkiye'nin bölgeye ucuz elektrik sattığı unutulmamalıdır. e)Türkiye, bölgenin petrol kaynaklarının Akdeniz'e akmasını rahatlıkla engelleyebilir. f) Irak'ın Kuzeyinin su kaynakları Türkiye'nin denetimindedir. g)Türkiye'ye karsı PKK'yı kullanabileceğinin altını çizen Barzani/Talabani ikilisine 4 milyon Kürt'ün Türkiye tarafından aktif olarak desteklenen 2,5 milyon Türkmen'i kontrol altına almasının mümkün olmadığı hatırlatılmalıdır. Aksi tavırlar, Türk halkının özgüvenini tahrip etmenin ötesinde düşmanlarımızın saldırganlığını artıracaktır.
Ankara'nın Kuzey Irak'a yönelik etkili bir politika geliştirmesinin önündeki dördüncü zihinsel engel (diğerleri ile karsılaştırıldığında kısmi engel de denilebilir) Kuzey Irak'ta "zaten bir Kürt devleti olduğu" seklindeki tutarsız ön kabuldür. Oysa Kuzey Irak'ta ne fiili bir devlet ne bağımsız bir devlet vardır. Bu coğrafyada var olan Barzani'nin ambar memurluğu yaptığı ABD koruması altında devletçilik oynayan genişletilmiş bir Amerikan askeri üssüdür.
Devletin tanımı konusunda zaman zaman birbirleri ile çatışan yüzlerce hukukî-siyasî formulasyon vardır. Ancak devletin olabilmesi için olması gereken üç temel unsur yani toprak, halk ve yüksek siyasî otorite konusunda uzmanlar arasında uzlaşma vardır. Yüksek siyasî otorite ya da egemenlik diye tanımlanan husus ise özünde o coğrafyanın kendi kendisini minimum ölçüler içinde de olsa öz gücüne dayanarak kurulma ve yaşatabilme, diğer çevre egemenlere karsı varlığını sürdürebilme gücüdür. Yoksa adına bakanlık, ordu, banka adı verilmiş kurumların olması bir devletin oluşması anlamına gelmez.
Şurası açıktır ki, "Barzani-Talabani devletçiği" 1991'de kendi gücü ile oluşmamış, ABD tarafından Türkiye'nin desteği ile kurulmuş ve yaşatılmıştır. Halen de varlığını sadece Amerikan askeri gücüne dayandırarak sürdürmektedir. Bu desteğin ortadan kalkması ile birlikte Barzani-Talabani devletçiği en ufak bir dış veya Irak içi baskıya dayanamadan ortadan kalkacaktır.
Bunun bilincinde olan "Barzani-Talabani devletçiği" ABD'nin desteğini kesme düşüncesinin gayri-resmi raporlarda bile anlatılması üzerine büyük bir paniğe kapılarak, Amerikan askeri üssü olarak kalmak için Amerikan kamuoyundan yardım dilemektedir. Ankara'da karar alıcılar, Kuzey Irak ile ilgili bütün politikalarının temeline bu gerçeği koymalıdırlar. "Kuzey Irak'ta zaten bir devlet var" seklindeki bir yanlış tespit, yanlış uygulamaları da beraberinde getirebilir.
Bu zihinsel engellere kendisini bağlı görmeyen "Kerkük Krizi ve Türkiye'nin Irak Politikası" baslıklı raporun amacı 2007 yılında Türk dış politikasının temel eksenini oluşturacak olan Irak ve özellikle Kuzey Irak konusunda kısa vadeli, düşmanlıkları büyütecek tek boyutlu silahlı kuvvetler merkezli güç politikaları yerine, çok boyutlu politikalara dayanan, orta ve uzun vadede Kuzey Irak'ın bütünlüğü içinde Türkiye için tehdit olmaktan çıkarılıp bütün etnik ve mezhep gruplarının "Türkiye'ye dost hale getirilmesini amaçlayan" bütüncül bir model önerisi ortaya koymaktır.
I. ABD'nin Irak ve Ortadoğu'daki Mevcut Konumu
Türkiye'nin Ortadoğu ve Irak ile ilgili her politikasının çıkış noktası ABD'nin Ortadoğu ve Irak'taki mevcut konumunun doğru olarak tespit edilmesinden geçmektedir. ABD'nin Irak'ta savası kaybettiğine dair yaygın bir kanaat bütün dünyada yerleşmektedir. ABD'nin Irak'ta mağlûp olup olmadığını tespit etmek için Irak'ta ABD'nin hedefi ne idi önce bu soruya cevap verilmeli, bu cevaba göre yenilip yenilmediği konusunda karar verilmelidir. Sadece devam eden çatışmalar ve 3000'den fazla ABD askerinin ölmüş olması bir yenilginin ifadesi olamaz.
ABD, "Irak'a Saddam rejimini devirmek, yerine ABD yanlısı, demokratik, etnik merkezli olmayan bir federalizm ile birleşmesi sağlanmış ve dağılmayacak kadar güçlü etrafına saldırmayacak kadar zayıf bir Irak'ın oluşmasını sağlamak için mi?" işgal etti. ABD'nin Irak saldırısı öncesinde Washington'un her sedyen önce İran'ı dengelemek ve Türkiye'yi kaybetmemek için böyle bir Irak'ı tercih edeceği akla yakındı. Eğer ABD'nin Irak'a saldırmasının hedefi bu idiyse ABD Irak'ta büyük ölçüde mağlûp olmuştur ve bundan sonra bu hedefe ulaşması çok mümkün görünmemektedir.
Ancak ABD, "Irak'ta Saddam rejimini devirmenin ötesinde Irak devletini/toplumunu bir daha toparlanamamak üzere dinsel ve etnik hatlar üzerinde bölmek için gelmiş" ise başarılı olmuştur. ABD'nin Saddam rejimini devirdikten sonra ortaya koyduğu uygulamalar Irak'ın önce etnik merkezli federal görünümlü konfederal bir yapıya kavuşturulması ve sonra zaman içinde daha "sancısız dağılmasını" hedeflediğini göstermiştir. ABD, bu hedefe ulaşmak için Irak devlet aygıtını Baas partisinden kısmen arındırmak yerine devleti bir bütün olarak çökertmiştir.
Irak devleti bir bütün olarak çökertildikten sonra, Washington savaş öncesinde açıkladığı gibi coğrafî federalizmi değil, etnik merkezli bir federalizmi desteklemiştir. Ayrıca Bağdat'ta siyasal parçalanmayı teşvik edecek şekilde Irak yurttaşları arasında demokrasi zemininde değil, etnik ve dini gruplara dayanan "güç dağılımı" (power sharing) çerçevesinde şekillendirilmiştir. Devletin direğini oluşturan Sünni Araplar yeni yapıdan dışlanmış, aşağılanmış âdeta direnisin kollarına ABD tarafından itilmiştir.
Kuzey Irak'ta Barzani ve Talabani'nin etnik bir devlet kurmasının hukukî ve malî alt yapısı ABD tarafından sağlanmıştır. (İleriki sayfalarda ele alacağımız gibi Türkiye bu konuda en az ABD kadar katkıda bulunmuştur.) Kürtler, % 18 civarında bir nüfus iler Irak'ın siyasal gücünün % 50'sine yakın bir bölümü ABD desteği ile ele geçirmişlerdir. Etnik meselenin yanında mezhep meselesi de ABD işgali tarafından ön plana çıkarılmıştır.
ABD Kongresine verilen bir raporda "Saddam döneminde Irak'ta insanların birbirlerine mezheplerini sorması nezaketsizlik sayılırdı" denilmektedir. İran ile 8 yıl süren savaş sırasında Şii Araplar Irak'a sadık kalmış, Irak ordusu saflarında çarpışmışlardır. Oranları ölçüsünde devlet mekanizmasında temsil edilmeseler de Baas partisi, ordu ve istihbarat içinde etkin konumlarda olmuşlardır. ABD, uyguladığı mezhepçi politikalarla Şii Araplar ile Sünni Araplar arasına büyük bir düşmanlık girmesine neden olmuştur.
Savaşların kazanılıp kazanılmadığı verilen kayıplara göre değil, konulan siyasî hedefe ulaşılıp ulaşılmadığına bakılarak karar verilir. ABD'nin Irak'a bu ülkeyi zamana yayarak ve kontrollü bölmek amacıyla Irak'ı işgal ettiği işgalin hemen sonrasında ortaya çıkmıştır. Irak'ın bölünmesi 1991'den başlayarak 2015-2020'ye yayılan bir süreçte gerçekleştirilecekti. Washington, "korkut ve sok et" stratejisi uygulayarak, Ortadoğu'da devletlerden örgütlere kadar uzanan bir dizi Ortadoğulu oyuncuyu ABD'ye karsı tepki vermekten alıkoyacağını ve projesini kolaylıkla yürüteceğini düşünüyordu.
Arapların korkup sindiği, İran'ın hareketsiz kaldığı bir ortamda nasıl 1991'de Kuzey Irak'ta bir siyasal boşluk yaratıp bu bölge "Kürt bölgesi" olarak Ortadoğu'ya kabul ettirildi ise 2020'lere uzanan süreçte sözde federal aslında konfederal Irak çatısı altında sözde birleştirilmiş milli devletleri oluşması sağlanacak ve parçalanma yavaş yavaş gerçekleştirilebileceği ön görülmüştür.
Dışişleri Bakanı Rice, ABD'nin Ortadoğu'da 29 ülkenin sınırını yeniden çizeceğini söyleyecek kadar kendisine güveniyordu. Ancak bu noktada olaylar ABD'nin istediği gibi gelişmedi. Irak'ın parçalanması süreci ABD'nin arzu ettiğinden çok daha hızlı gelişmeye başladı. Öte yandan İran, ABD'nin düşündüğünün çok ötesinde Irak'ta ve Ortadoğu'da güç kazandı.
"Şii uyanışı" diye adlandırılan İran'ın ve Şiilerin güçlenmesi süreci ABD'nin Ortadoğu'daki önemli müttefikleri Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt, Körfez Emirlikleri ve Mısır gibi ülkeleri korkuttu ve karsı önlemler aramaya sevk etti. Bölgede ittifakların doğası karışmaya başladı. ABD'nin müttefiki Suudi Arabistan Irak'ta ABD ile çarpışan Sünnileri desteklerken, ABD'nin bas düşmanı İran'ın Irak'taki müttefiki ise İran'ın denetimindeki El Hakim'in adamları oldu.
Sonuç olarak "ABD Irak'ta ne askeri ne de siyasî olarak yenildi" demek mümkün değil. Irak'ın parçalanması hedefine "çok erken" ve esas proje olan Büyük Ortadoğu Projesine zarar verecek kadar erken ulaştı. ABD'nin esas yenilgisi Irak'ta uğradığı değil, Büyük Ortadoğu Projesinde uğradığı sarsıntıdır. Ancak süper güçler ellerindeki büyük imkânlarla yenilgileri de galibiyete çevirmek yeteneğine sahip olabilirler. Unutulmamalıdır ki, Vietnam'daki ABD yenilgisi, Washington-Pekin görüşmelerinin yolunu açmış, Moskova'yı çok rahatsız etmişti.
Şimdi ABD, Ortadoğu'daki Şii uyanışını Sünni devletlere koruma sunmak ve Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde çok daha uzun süre askeri olarak kalmak için kullanmak isteyebilir mi? Öte yandan ABD'nin BOP'unu zarar veren bölge dinamikleri simdi Irak'ta ABD'ye rağmen/o noktaya getirerek ülkenin birliğinin sağlanmasını sağlayacak bir strateji geliştirebilirler mi? Bu noktada Türkiye'nin 2007 içinde izleyeceği Irak politikası diğer bölge dinamikleri ile birlikte büyük önem taşıyor.
II. Türk-ABD İlişkileri ve Irak: Stratejik Ortaklık mı Stratejik Kopma mı?
Sokakta karşılaşabileceğiniz bir caninin fiziksel olarak sizden daha güçlü olması/görünmesi sizin karınızın tecavüz edilişine seyretmenizi gerektirmez.
Türk-Amerikan ilişkileri Soğuk Savaş sonrasında Kuzey Irak merkezli bir sürekli kriz döneminden geçmektedir. İki ülke arasında yaşanan krizi sadece Amerikan ordusunun Güneydoğu Anadolu'da konuşlanarak Türkiye üzerinden Irak'a girmesini sağlayacak olan 1 Mart Tezkeresinin reddedilmesine bağlamak yanlış olur. Kuzey Irak somutunda kendisini açığa vuran krizin asıl nedeni Türk-Amerikan ilişkilerinin Soğuk Savaş paradigmasından Soğuk Savaş sonrasına tarafların üzerinde anlaştıkları kurallar çerçevesinde geçememiş olmasıdır.
Her iki taraf birbirlerini "tehdit" olarak algılamaktadır. İki müttefikin birbirlerini tehdit olarak algılaması ve "güvenilmez" bulması artık çok gizlenen bir husus dahi değil. Amerikan Kara Kuvvetleri tarafından çıkarılan bir dergi olan "Parameters"ın yaz 2002 sayısında Robert M.Hickok'un yazdığı "Yükselen Hegemon" baslıklı makalede Türk ordusu güçlendikçe Türkiye'nin güvenilmez bir ortak haline geldiği ileri sürülmekteydi.
İki ülke 1990'lı yıllarda Kuzey Irak'ta birbirlerine karşı "kontrollü bir yüksek tansiyon" politikası geliştirmişlerdi. 1996 Ağustosunda Türkiye'nin KDP-Saddam işbirliğini teşvik ederek Irak ordusunun Erbil'e girmesine karsı çıkmaması bu yüksek tansiyonun bile kontrol dışına çıkabileceği krizlere neden olmuştur.
10 yıl süren yüksek tansiyon politikası 1 Mart 2003 sonrasında "yapısallaşmış krize" dönüşmüştür. ABD güçlerinin bir Beyaz Saray-Pentagon senaryosu çerçevesinde Süleymaniye'de Türk özel kuvvetleri üzerinden Türk ordusuna karsı başlattığı "stratejik nitelikli psikolojik operasyon" ikili ilişkilerde bir dönüm noktasıdır. Süleymaniye'yi Telafer'de Türkmenlere yönelik saldırı izlemiştir ki, bu saldırı Ankara'da Türkiye'ye yönelik bir saldırı olarak algılanmıştır. ABD ile uyum politikası izleyen AKP Hükümetinin Dış İşleri Bakanı A.Gül, bile "Türkiye'nin ABD ile Irak'ta her türlü işbirliğini sona erdirmek zorunda kalacağını" açıklamıştır. Ankara'nın Telafer'de yaptığı çıkısın arkasında duramaması üzerine Washington'un Ankara'ya yönelik baskılarında artış olmuştur. Amerikan ordusu Telafer'de Türkmen Cephesi, televizyon ve radyosunu basmış ve tahrip etmiştir. Keza Telafer nüfus dairesi de basılmıştır. Telafer baskınını Musul'da beş Türk polisinin öldürülmesi izlemiştir. Türkiye, olayın oluş sekli ve coğrafî bölgesi itibarı ile bu saldırının ABD'nin "izin verdiği" bir saldırı olduğunu açıkça söylemese dahi buna inanmıştır.
Irak'ta ilişkiler "çatışma" noktasında gelişirken, taraflar hadiselerin geri dönülemez bir noktaya gelmesini engellemek için görüşmelere başlamışlardır. Ancak görümseler sanki olumsuzlukları ortadan kaldırmak değil, ABD'nin bu olumsuzlukların devam edeceğini tebliğ ettikleri toplantılara dönüşmüştür.
PKK konusunda Türkiye'nin taleplerine ABD tarafından olumlu cevap verilmemiştir. PKK'nın kurduğu partinin seçimlere girmesi engellememiştir. PKK'nın 1984'den buyana hiç olmadığı kadar rahat terörist, politik, ekonomik ve sosyal faaliyetleri için Kuzey Irak'ı kullanmaktadır. Ankara, terörle mücadele konusunda son umut olarak gördüğü koordinatörlük kurumuna inancını yitirmiştir.
Kerkük konusunda da ilk günden itibaren Türk-Amerikan ilişkileri gergindir. Türk Dışişleri Bakanlığı seçimler öncesinde Kerkük'e yerleştirilen 300 bin Kürt göçmene simdi seçim kartı dağıtılmasına tepki göstererek "ABD'yi sorumlu davranmaya" davet etmiştir. Kerkük'te 8000 evin yapılması için ABD, Barzani'ye kredi açmıştır. Bu Kerkük'te yapılan etnik temizliğin bir uzantısı ve Kerkük'ün Kürtlere teslim edilmesinin yeni bir aşamasıdır.
Kerkük için kredi açıldığı günlerde atılan bir başka önemli adım da Musul'da yerleşik olan ve peşmergelerden oluşan 8. Irak tugayının Kerkük'e kaydırılmasıdır. Peşmergeler Kerkük'ün askeri denetimini ele alırken, Kerkük'teki Amerikan birlikleri Bağdat'a geri çekilmiştir. Böylece Kerkük'ün Kürtleştirilmesi ve sözde Kürdistan'a bağlanmasında önemli bir adım daha atılmıştır.
Barzani'nin saldırgan politikalarına karsı direnen Telafer Türkmenliği ezilerek Kürtlerin Telafer'e yerleşmelerinin önü de ABD'nin izlediği politikalarla açılmıştı. Telafer'de sivil insan basına kullanılan Amerikan askeri sayısı Bağdat ile karşılaştırıldığında 10 kat daha fazladır. Oysa direnisin merkezi Telafer değil, Bağdat'tır. Amerikan ordusu Bağdat'ta kullanmadığı imkân, yetenek ve askerleri neden Telafer'de kullanmıştır?
Nihayet 2007 basında Washington, Ankara'nın Kerkük referandumunun ertelenmesi için yaptığı çağrılara olumsuz cevap vererek, Türkiye'nin yaşamsal çıkarlarını kaba bir şekilde çiğneyebileceğini göstermiştir. Türkiye, hayatî çıkarlarını savunmak adına Irak politikasını yeniden düzenlerken, kaçınılmaz olarak ABD ile ilişkilerini de yeniden düzenlemek zorundadır. ABD ile Türkiye arasındaki ilişkiler Irak zemininden başlayarak yeniden tanımlanmaz ise Türkiye'nin menfaatlerini savunacak bir Irak politikası geliştirmesi mümkün değildir.
Türk-Amerikan ilişkileri bu çalışmanın konusu olmadığı için üzerinde konunun gerektirdiği ölçüler içinde durulacaktır. Türk-Amerikan ilişkileri yeni bir döneme girerken, Ankara ikili ilişkilerin "kontrollü yüksek tansiyon" dönemini asması için gereken adımları hızla atmalıdır. Türkiye, ABD ile ikili iliksilerinde "kontrolü kriz" çıkmasından çekinmemelidir. Eğer ilişkilerde çıkabilecek bir krizin kontrolden çıkma riskinin yarattığı korku, Ankara'yı felç etmeye devam ederse, Türkiye ABD'nin kendi aleyhine attığı adımları karşılayabilecek politikalar geliştiremez.
ABD'nin Türkiye'den daha güçlü olması, iki aktörün sert sürtüşmesi halinde daha çok zarar görecek tarafın Türkiye olması, aradaki her irade müsabakasını Washington'un kazanacağı anlamına gelmez. Irak'ta Türkiye'nin kaybedeceği şeyin daha çok olması onu gerektiğinde ABD'nin hayatını zorlaştırabilecek adımlar atabilecek bir hale sokmalıdır.
Ama yukarıda bahsedilen korkunun yarattığı felç olma hali ABD'yi neredeyse hiçbir bedel ödemeden amacına adım adım yaklaştırmaktadır. ABD, Türkiye aleyhine attığı adımların bedelini ödemediği için bu politikaları durdurmak için de bir neden görmüyor olabilir. "ABD ile ilişkilerimiz çok önemlidir". Ama bu ilişki sadece ABD'nin çizdiği koordinatlar dâhilinde gelişmeye devam ederse sağlıklı bir şekilde gelişemez.
Eğer Türkiye de ABD için önemli olmak bir dost olmak istiyorsa bunu kayıtsız şartsız itaat ederek gerçekleşmez. Aksine Türkiye krizlerin yaratıcı gücünü göz önüne alan bir strateji izlemelidir. Bugün çıkmayacak "kontrollü krizler" yarın çıkacak kontrolsüz ve çok ağır krizlere neden olacaktır.
Türkiye'nin önümüzdeki aylarda ABD'ye vermesi gereken temel mesaj sudur: Washington, hem Kuzey Irak'ta bağımsızlığa gidecek bir Kürt oluşumunu destekleyip hem de Türkiye ile dost olamaz. Washington, böyle bir politikanın Türkiye'nin dostluğuna ağır darbe indirmek anlamına geleceğini bilmelidir. Esasen Türk halkı ve Türk bürokrasisinin yapısal bir anti-Amerikancı çizgiye kaydığı görülmektedir.
Türkiye, Ankara-Washington ilişkilerinin olağanüstü akıldışı bir zemine kaymasını engellemek için yaşamsal menfaatlerini savunmak konusunda kararlılık sergilemelidir. Bu amaçla, Ankara, Washington'un Türkiye'nin yaşamsal menfaatlerini çiğneyen çizgisine karsı aşağıda sıralanan önlemleri, Kerkük'te yaklaşan referanduma koşut olarak, kademeli şekilde almalıdır. Washington, Ankara'nın kararlılığını görünce muhtemelen bu önlemlerin birçoğunun uygulanmasına gerek kalmayacaktır.
a) Ankara, Washington'a, Türkiye'nin daha fazla içi bos ve Türkiye'nin aleyhine gelişen bir stratejik ortaklık söyleminin arkasından gitmeyeceği izah etmelidir. Bu çerçevede ABD ile başlatılan diplomatik temaslar sadece devlet-devlet düzeyinde tutulmamalı, devlet-toplum (Türk devleti-Amerikan toplumu) ve toplum-toplum düzeyinde yoğun bir biçimde sürdürülmelidir. Türk akademisyen ve araştırmacılar Amerikan gazete ve dergilerinde konu ile ilgili makaleler yayınlamalı, ABD think-tankleri ile ortak sempozyumlar, beyin fırtınaları düzenlenmeli, is adamları örgütleri girişime teşvik edilmeli, Amerikan gazetelerinde paralı ilânlar yayınlatılarak, Irak'ın Afganistanlaşmasının ortaya çıkaracağı bölgesel ve küresel istikrarsızlık anlatılmalıdır. Türkiye'nin izlediği politikaların Yeni-Muhafazakâr çevrelerin Ortadoğu'ya istikrarsızlık getiren projelerini hedef aldığı açıkça ifade edilmelidir. Amerikalı Türk dostu çevreler samimî şekilde ikili ilişkilerdeki tahribatın daha da artmasını engellemek için göreve davet edilmelidir. Türkiye, Bush sonrası yönetim adayları ile şimdiden iki ülke arasındaki ilişkilerin Bush döneminin tahribatından kurtulması için çalışmalıdır.
b) Türkiye'de terörist eylemler gerçekleştiren ve lojistik desteklerini Kuzey Irak'tan sağlayan PKK'ya seyirci kalan ABD'nin Türkiye'den terörle mücadele konusunda destek istemesinin ahlâkî temeli yoktur. Türkiye'nin terör ile mücadelesine destek vermeyen bir ABD'nin "küresel terör ile mücadele" stratejisine verilen desteğin sona erdirilmesidir.
c)Türkiye, ABD'nin Karadeniz bölgesindeki politikalarına daha etkin şekilde bir muhalefet başlatmalıdır.
d) Türk ordusunun Afganistan'daki ve Lübnan'daki bütün görevleri sona erdirilmeli veya uzatılmamalıdır.
e) İncirlik Hava üssünde önce Irak'a yönelik olanlar etkili olmaz ise ikinci aşamada bütün Amerikan uçuşları durdurulmalıdır.
f) Türkiye'ye yönelik açık düşmanlık veya oyalama taktikleri sona ermedikçe, Irak konusunda Ankara, Washington ile her türlü sivil ve askeri işbirliğini sona erdirmelidir.
g) Irak'a yapılan ve Irak'tan yapılan bütün askeri ve sivil uçuşlara Türk hava sahası kapatılmalıdır.
h) Ankara, ABD'nin İncirlik'i kullanma imkânı veren anlaşmayı gözden geçirmelidir.
ı) ABD ile askeri işbirliği konuları daraltılmalıdır.
Özetle, Türkiye, ABD ile dostluğunu karşılıksız değil, ABD'nin Türkiye'ye göstereceği menfaatlerimize saygı gösterilmesini temel alan samimî dostluğa bağımlı hale getirmelidir. ABD'nin Ortadoğu'da içinde bulunduğu durumda Türkiye politikasını gözden geçirmesi ve Türkiye'nin menfaatlerini kabul etmesi için uygun görünmektedir.
III. Amerikan Müdahalesi Ertesinde Ortadoğu ve Türkiye'de Kürt Sorunu
Orta Doğu'da sınırlar, ABD tarafından petrolü ve Orta Doğu için petrolden gelecek 20 yıl içinde daha önemli olacak olan suyu denetleyecek şekilde 20. yüzyılın basında olduğu gibi 21. yüzyılın basında yeniden çizilmeye çalışılıyor. Bir Soğuk Savaş sorunu olarak ortaya çıkan Orta Doğu sorununu, Soğuk Savaş sonrasında "Büyük Orta Doğu" (BOP) sorunu olmuştur.
BOP, ABD'nin petrolün denetimi ve İsrail'in güvenliği açısından Irak'ın parçalamaya başladığı 1991'de başlamıştır. İlk aşamada Kuzey Irak'a fiili Kürt devleti yerleştirilmiştir. 2003'den sonra gerçeklesen ikinci aşamada Irak (kon)federal bir devlete Kuzey Irak'taki Amerikan korumalı Barzani-Talabani devletçiği federe Kürt devletine dönüştürülmüştür. Irak'ın bölünmesi ve federe Kürt devletinin bağımsızlığını ilân etmesi süreci işlemektedir.
Irak'ta federalleşme üzerinden bölünme süreci devam ederken, Türkiye'nin AB-BOP süreçlerinin baskısı altında millî devletten federal bir devlete dönüştürülmesi süreci başlatılmaya çalışılmaktadır. 2003-2015 yıllarında Suriye ve İran üzerinde de bu ülkelerin milli birliğini zayıflatıcı süreçler gelişmektedir. Ancak ana hedef Türkiye'dir. Çünkü Türkiye'nin federalleşme sürecinde bölünmesi durumunda ortaya çıkacak yeni Kürt devleti yapılanmasının meydana getireceği dinamizm Suriye ve İran'ı parçalayacaktır. Özetle gelecek on yıl Türkiye ve Orta Doğu için çok zor geçecektir. Türkiye Cumhuriyeti en uzun on yılına girmiştir.
Ulaşılan aşamada mesele, "Türkiye federalleşecek mi federalleşmeyecek mi" seklinde değil de, bunun nasıl ve ne zaman olacağı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bir yandan Avrupa Birliği sürecinde PKK ve diğer siyasal Kürtçülerin talepleri önümüze basından bu yana AB talepleri olarak gelmektedir.
Öte yandan Kuzey Irak ile ilgili olarak önümüze farklı senaryolar konmaktadır. Bu senaryoları kısaca hatırlamak incelenen konu açısından önem taşımaktadır. Bir senaryoya göre ABD'nin çekilmesinden sonra Arapların saldırıları karsısında direnç gücü büyük olamayacak olan Barzani ve Talabani Türkiye ile federal bir yapı çerçevesinde birleşmek isteyeceklerdir.
İkinci senaryoya göre Amerikalıların çekilmesinden sonra iç savaş başlayacaktır. Bu aşamada Türkiye, Barzani Kerkük'te Türkmenlere yönelik mevcut politikalarını sürdürse de Kerkük-Ceyhan petrol boru hattını açık tutacak ve destekleyecektir. Bu senaryoya ABD strateji çevrelerinde "Büyük Pazarlık" denilmektedir. Türkiye'nin bu politikayı kabul etmesini sağlamak için Şemdinli öncesindeki ve sonrasındaki tahrik politikaları izlenmektedir.
Bir üçüncü senaryoya göre ise Türkiye'nin tahrik edilerek Kuzey Irak'a çekilmek istenmektedir. Daha sonra Kuzey Irak ve Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu'sunu kapsayan bir bölgesel iç savaş dinamiği ile Türkiye'nin bölünmesidir.
Özellikle ikinci senaryo yani "Büyük Pazarlık" yaklaşımı Türkiye'nin kurulacak bağımsız Kürt devletine himaye vermeye zorlanması en olası senaryo olarak görünmektedir. Çünkü gelişmeler Amerikan ordusunun Irak'tan çekileceğini ancak Kuzey Irak'tan çekilmeyeceğini işaret etmektedir. En büyüğü Kerkük'te otuz beş bin kişilik olmak üzere on dört Amerikan üssü Kürt devletinin bağımsızlığını korumak üzere bölgede kalacaktır. Bu üslerin çoğu Bağdat-Musul koridoruna yerleşmişlerdir. Ancak bu üslerin ikmali için Amerikalılar Türkiye'ye ihtiyaç duymaktadırlar.
Keza, bağımsız Kürt devleti yasamak için Kerkük petrollerinin gelirine ihtiyaç duyacaktır. Bunun için ise Türkiye'nin Kerkük-Ceyhan petrol boru hattını açık tutması lâzımdır. Tabii ekonomik olarak Türkiye'den beslenen, ekonomik damarlarını Türkiye'nin açık tuttuğu dört milyon Kürt üç milyon Türkmen'in yasadığı alanda kişi basına düsen gelir hızla yükselecek ve Kuzey Irak bir cazibe merkez haline gelecektir.
Özetle, Amerikan ordusunun koruması altında, ekonomik olarak Türkiye'den beslenen, dünyaya petrolü Türkiye üzerinden satarak zenginlesen ve Türkiye'yi parçalamak için çalışan bir Kürt devleti Kuzey Irak'a konuşlanmayı hedeflemektedir. Bu devletin bağımsızlıktan sonra yürürlüğe girmesi hedeflenen ve Erbil'deki parlamentosuna sunulan anayasa taslağında Lozan Anlaşması'nın kabul edilmediği açıkça belirtilerek, Sevr Anlaşması övülmektedir. Özetle Kuzey Irak'ta kurulmaya çalışılan devlet görünümlü Amerikan askeri üssü anti-demokratik, feodal, ırkçı ve yayılmacı bir devlet olarak büyük bir istikrarsızlık kaynağı olacaktır hatta olmaya başlamıştır.
IV. Kuzey Irak'ın Türkiye'ye Politikası
ABD'nin Irak'ı işgal etmesinden buyana geçen süre içinde Türkiye'de "aşiret lideri" ifadesi ile küçümsenen Barzani ve Talabani ABD'nin etkin desteği ve koruması (yönlendirmesi ile?) altında Ankara'nın kendilerine uygulayamadığı kapsam ve etkinlikte çok boyutlu bir psikolojik operasyonu Türkiye'ye karsı basarı ile uygulamış ve uygulamaya devam etmektedir.
ABD'nin Irak'ı işgalinden sonra Kuzey Irak'ta oluşturduğu Kürt federe devletinden kaynaklanan yayılmacı ve şoven Kürt milliyetçiliğinin Türkiye'ye yönelik psikolojik operasyonu her türlü yıkıcı faaliyeti temsil etmektedir. Barzani, 1) Türkiye içinde bir siyasî parti kurdurmuştur. 2)Türkiye içinde doğrudan ideolojik-siyasi faaliyet yaparak özellikle Hakkâri gibi sınır bölgelerinde Barzanici bir taban oluşturmaktadır. 3)Barzani Türkiye içinde Kürdistan nüfus cüzdanı dağıtmaktadır. Bir süre önce Kuzey Irak'a giden MİT Müsteşarına Kuzey Iraklılar ile Güneydoğu Anadolu'da yasayan yurttaşlarımız arasında çifte vatandaşlık kurulmasını önermiştir. 4) Barzani, Türkiye'ye yönelik sigara basta olmak üzere kaçakçılık merkezini oluşturmaktadır. 5) Türkiye içinde gazete ve gazeteci satın alarak basında bir Kürt lobisi oluşturmayı başarmıştır. 6) Türkmenleri sistematik olarak ezmektedir. 2007 yılının basından itibaren Kerkük Türkmenlerine yönelik saldırılar büyük bir yoğunluk kazanmıştır. Günlük silahlı ve bombalı saldırılar/ tehditler, adam kaçırmalar özellikle zengin Türkmenler Kerkük'ü terk etmeye zorlanmaktadırlar. 7) Türkiye'den bir kısım öğrenciye üniversite bursu vererek, Türkiye içinde gelecekteki pan-kürdist faaliyetleri için bir zemin oluşturmaktadır. 8) Türkiye'nin de katkıları ile kurulan Barzani'nin televizyon kanalı Kürtsat'ta Türkiye'ye yönelik pan-kürdist yayınlar yapmaktadır. 9) PKK'ya terörist örgüt olarak davranmamakta, korumakta, kollamakta, PKK unsurlarını bünyesine almakta ve örgüt lehine girişimleri Türk devleti ile görüşmelerinin gündemine taşımaktadır. 10) Türkiye'den Kuzey Irak'a Diyarbakır ve Tunceli merkezli bir göç politikasının teşvik edildiği ileri sürülmektedir.
Ancak, Barzani'nin Türkiye'ye yönelik psikolojik operasyonunu sadece yıkıcı önlemler bütünü içinde görmek hatalı olacaktır. Barzani, Türkiye'nin kendisine karsı etkili önlemler geliştirmesini sağlayacak ekonomik ve politik girişimleri de Türk siyasal sistemi içine sızarak gerçekleştirmiştir.
Türkiye'nin Kuzey Irak'a yönelik çok boyutlu politikaları ve uygulamaları yasama geçirmenin önemli bir zorluğu da Barzani ve Talabani'nin bilinçli bir rüşvet-ihale politikası ile Türk siyasetinde etkili olabileceğini düşündüğü sermaye çevrelerine Kuzey Irak'ta ihale dağıtmasıdır. Bu yaklaşımın amacı Türkiye içinde Barzani ve Talabani'yi koruyacak ve kollayacak bir Türk lobisinin yaratılmasıdır.
Açılan ihaleler karsısında gözü dönmüş, her türlü stratejik ve milli bakış açısından yoksun Türk sermaye sınıfı mensupları, Türkiye'nin ve kendilerinin de ileri de çok ağır bir bedel ödeyeceğinin bilincinde olmadan, Türkiye'nin Kuzey Irak'tan kaynaklanan tehditlere karsı etkili önlemler almasını engelleyici uygulamalara girmişlerdir.
Barzani-Talabani politikalarının amacı Güneydoğu Anadolu bölgesinde Kuzey Irak ile ekonomik, sosyal, kültürel olarak bütünleşmenin alt yapısını hazırlamaktır. Bu ayni zamanda Türkiye'nin bölünmesi hedefini amaçlayan pan-kürdist yayılma politikasının bir parçasıdır.
V. Türkiye'nin Mevcut Kuzey Irak Politikası
Türkiye'nin mevcut Kuzey Irak politikası bir hatalar birikiminin sonucu olarak bağımsız bir devletin oluşumuna kapsamlı katkı olarak ifade edilebilir. Bu sadece son üç yıl ile sınırlı değildir ne yazık ki 1991'den buyana devam etmektedir. Türkiye, ABD ve İsrail'den çok daha fazla Barzani'nin bağımsız bir devlet kurması sürecine ekonomik katkıda bulunmaktadır. Ancak ayni Türkiye sanki Barzani'nin devletleşmesine katkıda bulunan kendisi değilmiş gibi diplomatik alanda kimseyi korkutmayan, içi bos sert söylemlerle Kuzey Irak'a "etkisiz şahin" olarak davranmakta ve ağırlığını ortadan kaldırmaktadır.
Öte yandan İran Kuzey Irak'ın devletleşmesine en ufak bir katkıda bulunmadığı gibi bölgede Barzani ve Talabani güçleri ile çatışan İslamcı Kürt partilerine destek olmakta, Şii Türkmenler arasında etkinliğini geliştirmeye çalışmaktadır. Ancak aynı İran diplomatik plânda Kuzey Irak ile etkili ilişkiler geliştirmektedir. Özetle Tahran, hiçbir şey vermeden çok şey almak politikası izlerken, Türkiye çok şey verip hiçbir şey almamak politikası izlemektedir.
Türkiye'nin Kuzey Irak'a son 21 senede bakısı hep PKK eksenli olmuştur. KDP ve KYB taktik tehdit PKK ise yanlış bir şekilde tek stratejik tehdit olarak görülmüştür. Doğru olmadığı Irak Savası'ndan sonra bir kez daha ortaya çıkmış olan bu stratejik yaklaşımda Ankara hala ısrar etmeye devam etmektedir. Oysa bu anlayış değişmeden ve KDP-KYB stratejik tehdit olarak görülmeden sağlıklı bir Kuzey Irak politikası geliştirmek mümkün değildir.
PKK'nın 2005 senesi içinde gerçekleştirdiği terörist saldırılardan sonra Türk toplumunda büyük bir tepki belirmiştir. PKK eylemlerini Kuzey Irak'taki varlığına dayandırarak gerçekleştirmektedir. Bu keyfiyet Türkiye'de "Kuzey Irak'a askeri harekât düzenleyelim" tartışmalarını başlatmıştır. "Irak'a girersek ABD ile çarpışır mıyız?" herkesin aklındaki temel soru haline gelmiştir. Oysa sormamız gereken sorular farklıdır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: a) Kuzey Irak'a düzenlenecek bir askeri harekât PKK'nın Türkiye içindeki terörist faaliyetlerini ne kadar engeller? b) Türk askeri operasyonu PKK'nın Kuzey Irak'taki terörist ve politik varlığını ne kadar zarara uğratır? c) Türkiye'nin bölgesel ağırlığını ne kadar artırır?
Bunlar cevaplandırılması gereken ilk sorulardır. Kuzey Irak, PKK için terörün devamı açısından vazgeçilmezdir. PKK'nın 1984'den bugüne süren terör sürecini gerçekleştirmesi cephe gerisi olan Kuzey Irak olmadan mümkün olmazdı. Suriye ve İran gibi bölge ülkelerinin Kuzey Irak'ın yerini alması mümkün değildi. Onların PKK'ya etkin yardımı da ancak örgütün Kuzey Irak alanındaki varlığından dolayı mümkün olmuştur.
Bundan dolayı, 1980'lerin sonunda veya en geç 1990'ların basında atılması gereken iki adım vardı. Önce Türk ordusunun Kuzey Irak'ta sürekli olacak şekilde bir "tampon bölge" oluşturması gerekiyordu. PKK, dağlardan çıkarılarak vurulmaya açık ovalara itilmeliydi. Böylece PKK'nın Türkiye-Irak sınırını kullanması mümkün olmaktan çıkacak, örgüt, İran, Ermenistan, Suriye sınırlarına daha fazla yönelmek zorunda kalacaktı.
PKK'nın bu egemen devletlerin kısıtlamak zorunda kalacakları sınır geçişlerine başlamasından sonra Türkiye ikinci adımı atarak, daha 199293 gibi erken bir tarihte Suriye'ye karşı savaş ihtimalini içeren "zorlayıcı diplomasi" izlenmeliydi. Suriye'de rejimi devirmekle sonuçlanacak kadar kesin etkili bir "yıldırım savası", PKK'nın en aktif destekçisini ortadan kaldıracağı gibi, PKK'ya destek veren bölge ve bölge dışı ülkelere gereken mesajı verecekti.
Türkiye bunu yapmadığı için terör ile mücadele çok uzamış, PKK varlığını tükenme noktasına geldiği anlarda dahi Kuzey Irak'taki "cephe gerisine" dayanarak kendisini yeni-den üretmiştir. Öte yandan Türk ordusu Kuzey Irak'a 1984-1989 arasında Irak ile yapılan "Sıcak takip anlaşması"na da-yanarak 1992'den 1997'e kadar ise BM Anayasası'nın 51. maddesine dayanarak büyüklü küçüklü operasyonlarla "yüzlerce" kez girmiştir.
Bu operasyonlar içinde stratejik sonuç alan, politik ve askeri basarı ile sonuçlanan sadece "Ekim 1992" harekâtı olmuştur. Türk ordusu ile cephe savasını kabul eden PKK imha edilmiş, sınırı boşaltmış ve KYB'ye teslim olmuştur. Daha sonra ki, kara ve hava operasyonlarının stratejik ve politik sonucu olmamıştır. Çünkü PKK Türk ordusu ile karsılaşmak yerine geri çekilmeyi tercih etmiştir.
Bu operasyonların faydası PKK'nın lojistik altyapısının imhası ve teröristlerin yaz aylarında Türkiye'ye girmesinin engellenmesi veya geciktirilmesi olmuştur. Bazı askeri operasyonlarda sadece iç kamuoyu-nu tatmin etmek için yapılmıştır. Bugün Kuzey Irak'taki PKK varlığı, 284 kilometrelik Türkiye-Irak sınırına yayılan ve bir kısmı Kandil Dağı'nda yerleşik bulunan 2500 PKK'lıdan oluşmaktadır. Böyle dağınık bir gruba sınır ötesi askeri harekât ile etkili bir askeri darbe indirmek mümkün değildir.
Türkiye, Kuzey Irak'ta stratejik tehdidi ve stratejik tehdidin bertaraf edilmesindeki araçları yeniden tanımlamalıdır. Türkiye için stratejik tehdit PKK değil, Kerkük'e el koyarak yasama kabiliyeti kazanan bir bağımsız Kürt devletidir. Diğer bir deyiş ile Türkiye PKK'nın Kuzey Irak'tan tasfiyesi karşılığında Kürt devletini kabullenmek gibi stratejik bir hata yapmamalıdır. Anılan stratejik tehdidi bertaraf edecek öncelikli araçlar, Türk Silahlı Kuvvetleri değil, diğer milli güç unsurlarıdır.
Türkiye'nin elinde ordusundan başka milli güç unsurları vardır. Son 20 senede Kuzey Irak değince aklına ordudan başka bir şey getirmeyen Türk devlet ve toplumu artık Kuzey Irak bağlamında ordusundan daha etkili olabilecek güç unsurlarının olduğunu hatırlamalıdır. Bunların arasında olan diplomatik ve ekonomik güç öncelikle değerlendirilmesi gereken iki güç unsurudur.
VII. Kuzey Irak: Kürdistan-Türkiye'nin Cevabı-Ezici ve Kucaklayıcı Diploması
Türkiye'nin gücünü özel kuvvetleri değil, maliye müfettişleri, gümrük muhafaza elemanları ve televizyonları temsil etmelidir. Türkiye'nin Kuzey Irak'a yönelik izlemesi gereken politika bir cümlede ifade edilmek gerekir ise "Kuzey Irak'ın, Irak'ın bütünlüğü içinde kalması ve Türkiye ile samimî dostluğa zorlanması" seklinde ifade edilebilir. Bu ise Türkiye'nin Kuzey Irak'a yönelik Türk politikalarını PKK endeksli olmaktan çıkarıp, daha geniş bir algılama ile bakmasına bağlıdır. Daha açık bir ifade ile Kuzey Irak'ta PKK olsa da olmasa da Türkiye'ye düşmanca davranan bir siyasal akım Türkiye için tehdit olacaktır.
Ancak bu tehdidin ortadan kaldırılması Türkiye'nin tek askeri eksenli değil, nihaî olarak ve sırası ile "ezici ve kucaklayıcı diplomasi" seklinde tanımlanabilecek çok boyutlu politikalar izlemesine bağlıdır. Amerikan askeri varlığının ve politik desteğinin de ABD'nin Irak'tan çekilmesinden sonra da bu bölgede kalarak, Kürt siyasî varlığına destek olacağı/olabileceği göz önünde tutulur ise Türkiye'nin saldırgan ve yayılmacı politikalar izleyen bir Kuzey Irak'a karsı etkili önlemler almasının gereği bir kez daha açığa çıkacaktır.
Barzani'nin Türkiye'ye karsı yıkıcı faaliyetler gösteren bir tehdit unsuru olmasını engellemek için uyuşturucu kaçakçılığının ikinci Afganistan'ı olma yolundaki bu coğrafyaya yönelik olarak çok yönlü, "ezici diplomasinin" bütün unsurlarını barındıran bir politik uygulama demeti geliştirmelidir.
Bu politikanın temel unsurları altı boyutlu güç uygulaması olarak, a) ekonomik, b) kültürel, c) politik, d) istihbarati, e) diplomatik ve f) askeri olmalıdır.
Askeri baskı ve müdahale son seçenek olmalı, üzerinde çok konuşulmamalı, kaçınılmaz olduğu zaman tereddüt etmeden sonuç alacak şekilde uygulanmalıdır. Bütün bunlar yapılırken, Türkiye Cumhuriyeti Kuzey Irak politikasının "Kürt düşmanlığı veya sadece Kürt devleti karşıtlığı" olmadığı çok iyi anlatılmalıdır. Hedef alınması gereken 1990'lı yıllar boyunca Ankara'dan aldıkları hayatî desteğe rağmen nankör davranan Türkiye düşmanı yöneticilerdir. Bu yöneticilere Türkiye düşmanlığının kendilerine ne kadar pahalıya mal olacağı öğretilmelidir. Halka yönelik politikanın temelini ise işbirliği, dostluk ve kardeşlik oluşturmalıdır.
VII.1. Ekonomik Önlemler
Türkiye'nin Kuzey Irak üzerindeki en önemli doğrudan etki/baskı aracı Türk ordusu değil, Türk ekonomisidir. Bundan dolayı, Kuzey Irak'a yapılacak bir harekât askeri değil, ekonomik olmalıdır. Ankara, PKK'nın Türkiye içindeki varlığından Bağdat'ı sorumlu tutacağını bildirmeli ve Kuzey Irak'taki PKK kamplarının kapatılması için Irak hükümetine bir nota vermelidir.
Bunu takiben, a) Habur sınır kapısı tamamen kapatılmalıdır. b) Irak yurttaşlarının Türkiye içinde faaliyet göstermeleri engellenmeli, mal varlıkları dondurulmalıdır. Mersin-Gaziantep-Diyarbakır-Habur hattında Kürt devletinin ekonomik alt yapısını oluşturan hat kesilmelidir. c) Kuzey Irak'a yönelik ambargodan zarar görecek olan Türk firmalarının zararları tazmin edilmeli, kendilerine yeni is alanları çok hızlı bir şekilde yaratılmalıdır. Böylece iş dünyamızın zarar görmesi engellenmelidir. Kuzey Irak piyasasının %80'ini oluşturan Türk mallarının ihracı durdurulmalı, Kuzey Irak'ta Türk firmalarının verdiği temsilcilikler iptal edilmelidir. d) Kerkük-Ceyhan petrol boru hattının Kerkük'te her türlü anti-demokratik gelişmeye tepki olarak kapatılacağı duyurulmalıdır. e) Kuzey Irak ile yapılan her türlü sınır ticareti en etkili önlemler alınarak durdurulmalıdır. f) KDP'nin açılmasını engellediği Ali Rıza Efendi sınır kapısı derhal açılmalıdır ve kullanımı gelişmelere bağlı kılınmalıdır. g) Orta ve güney Irak ile ticaret için Şanlıurfa'da bulunan Suriye-Türkiye sınırındaki Akçakale sınır kapısı kullanılmadır.
Türkiye'nin atacağı bu adımlar Barzani ve Talabani ikilisinin en önemli gelir kaynaklarından mahrum bırakacaktır. Bu ikili Türkiye içinde yaygın bir ticaret-mafya ağı kurmuşlardır. İkilinin sahip oldukları şirket sayısı 173'dür. Mersin Serbest Ticaret Bölgesi içinde Barzani'ye ait yedi şirket Türk vatandaşı Kürt işadamları ile ortak 30 şirketle birlikte çalışmaktadır. Kuzey Irak'ın içki, sigara, çay, seker ve pirinç bütün temel ihtiyaçları Mersin Serbest Ticaret Bölgesi üzerinden Barzani şirketlerinin denetiminde gerçekleşiyor. Habur ile irtibat Mardin/Kızıltepe'deki "Halepçe" adlı irtibat büroları üzerinden sağlanmaktadır.
Mersin Serbest Ticaret Bölgesinde faaliyet yapan Barzani ve Talabani şirketleri Türkiye'ye hiç vergi vermedikleri gibi Habur'dan Kuzey Irak'a giren mallar sınırı asarak kaçak şekilde Türkiye'ye sokulmakta ve Türk ekonomisine zarar vermektedir. Mersin'den Habur'a gelen Barzani ailesine bağlı/mallarını taşıyan tırlar Habur sınır kapısında hiç bekletilmeden karsı tarafa geçmektedir.
Habur sınır kapısının kapatılmasının Türk ekonomisine vereceği zarar ekonominin büyüklüğü içinde göz ardı edilebilecek ölçülerdedir. Barzani ve Talabani'ye ve Kuzey Irak ekonomisine vereceği zarar ise bu ikili için tahammülün ötesindedir. Barzani ve Talabani'nin Türkiye içinde oluşturduğu Mersin Serbest Ticaret Bölgesi merkezli ticaret-kaçakçılık şebekesinin çökertilmesi devleşme girişimine "stratejik darbe" olacaktır.
Yabancı ve Türk basınında çıkan haberlere göre halen 314 Türk firması Kuzey Irak'ta 1 milyar ABD Dolarına varan is anlaşması imzalamıştır. Barzani'nin Türkiye'den dolaylı yollardan aldığı vergilerin yıllık toplamı ise 156.6 milyon ABD Dolarına ulaşmaktadır.
Uluslar arası toplum ve özellikle çifte standarda dayalı yargılamalarda bulunan Avrupa Birliği ise teröre karsı bir silah olarak ekonomik yaptırıma söyleyecek bir şey bulamayacaktır. Kuzey Irak'a yönelik ambargo kaçınılmaz olarak bu bölgedeki istikrarı da olumsuz etkileyecektir. ABD, KDP ve KYB, PKK'nın Kuzey Irak'taki varlığı konusundaki politikalarını tekrar değerlendirmek zorunda kalacaklardır. Özetle Türkiye, artık Kuzey Irak'taki oluşuma karsı en etkili aracının özel kuvvetler değil, Maliye Bakanlığı müfettişleri olduğunu anlamak zorundadır.
VII.2. Kültürel Önlemler
Kültürel önlemlerin özünü Barzanici şovenizmin Kuzey Irak'tan Güneydoğu Anadolu'ya yönelik pan-kürdist bütünleşme çabalarını etkisiz kılarak, Kuzey Irak halkını Kürt'ü, Türkmen'i, Arap'ı ile Türk kültürüne yakınlaştıracak bir stratejinin uygulanması oluşturmaktadır. Bu yaklaşım orta ve uzun vade de Barzaniciliğin düşmanca politikalarını etkisizleştirecek, dostluk zeminini güçlendirecektir.
Öncelikle Kuzey Irak'ın demokratik-modern kültüre eklemlenmesi sağlanmalı, Barzaniciliğin temsil ettiği feodalköylü kültür zemini zayıflatılmalıdır. Popüler kültür alanında mutlak bir üstünlük sağlanmalıdır. Bunun için Türk devlet ve özel televizyonları ile radyolarının Bağdat'a kadar uzanan alanda uydu anten olmadan izlenmesi sağlanmalıdır. Türk sanatçılarının Kuzey Irak'ta gerçekleştireceği programların önü açılmalıdır.
Kürtçenin her iki lehçesinde, Arapça ve Türkmence Türk film, dizi ve sanat yaşamını da ele alan magazin dergilerinin çıkarılması desteklenmelidir. Kuzey Irak'ta KDP ve KYB'nin denetimi dışındaki (İran destekliler hariç) her türlü demokratik televizyon, radyo, gazete ve dergi yayıncılığı etnik kökenine bakılmadan mali olarak desteklenmelidir. Türk dizilerinin ve filmlerinin Kürtçe ve Arapça alt yazı ile Kürt ve Arap televizyonlarında yayını sağlanmalıdır.
Türkiye'nin televizyon, radyo kurmak konusunda "olağanüstü" gelişmiş bir yeteneği vardır. Türkiye, KDP'nin televizyonunu, PKK denetimindeki o dönemde adı Med-TV olan kanal ile mücadele etmek adına kendi elleri ile kurmuştur. Keza, 1999 yılında KDP'nin Kanada'ya kadar uzanan alanda yayın yapan FM radyosu Türkiye tarafından temin edilmiş ve kurulmuştur.
Kültürel bütünleşme aynı zamanda yasam tarzı yakınlaşmasıdır. Barzaniciliğin feodalizm-militarizm karışımı şekilsel olarak "maoist tek tip köylü komünizmi" benzeri peşmerge hayat tarzı dayatmasının dünya ve Türkiye'ye açılma sonrasında varlığını çok uzun sürdürme sansı yoktur.
VII.3.Politik Önlemler
Kuzey Irak'taki siyasal gelişmelere Türkiye'nin seyirci kalması mümkün değildir. Aksine Türkiye bu bölgedeki siyasal gelişmelere yönlendirici olabilecek şekilde müdahale etmelidir. Kuzey Irak'taki siyasal gruplar, KDP, KYB ve Irak Türkmen Cephesi'nden ibaret değildir. İran'a yakın olan Kürdistan İslam Partisi'nin yanında, Barzani ve Talabani'ye muhalefet eden birçok aşiret, grup ve parti bulunmaktadır.
Türkiye, Irak Türkmen Cephesi, Türkmen Milliyetçi Hareketi, diğer Türkmen parti ve sivil toplum örgütleri dışındaki (KDP ve KYB hariç) Kürt ve Arap parti ve grupları ile de başarılı ve etkili temaslar kurmalıdır. Kuzey Irak'ta KDP ve KYB'nin akraba/aşiret kayırıcılığına dayanan peşmerge faşizmine karsı, terörizme karsı tavır alan partilerin, demokrasi ve demokratik güçlerin her açıdan desteklenmesi gerekmektedir. PKK'nın faaliyetlerinin 2007 İlkbaharında devam etmesi durumunda KDP ve KYB'nin Türkiye'deki büroları kapatılmalı, personeli sınır dışı edilmelidir.
Bu doğrultuda geçmiş dönemlerde Türk güvenlik bürokrasisi tarafından siyasî otoriteye yapılan teklif ve değerlendirmeler ne yazık ki, üst kademeler tarafından yeterince anlaşılamamıştır. Bir kısım çok ciddî öneri ise bürokrasinin kanallarından siyasî otoriteye ulaşma imkânı dahi bulamadan ortadan kaldırılmıştır.
VII.4.İstihbaratî Önlemler
Türk askeri istihbaratı 1990'lı yıllar boyunca Kuzey Irak'ta etkili bir şekilde örgütlenmiştir. Bu örgütlenmenin temel hedefi PKK olmuştur. ABD'nin Irak'a yerleşmesinden sonra Türk askeri istihbaratı Irak'ta ağır bir baskı altına girmiştir. Önümüzdeki süreçte istihbarat yapılanmasının hedef ve kapsamı genişletilerek yeniden yapılanması gerekmektedir. Yeni yapılanmada hedef sadece PKK olmaktan çıkmalı ve Bağdat'a kadar uzanan alanda, Orta Doğu'daki gelişmeleri algılama yeteneği gelişmiş, çok geniş ve etkili bir stratejik istihbarat yapılanması oluşturulmalıdır.
VII.5.Anti-Terörist Önlemler
Kuzey Irak'ın bundan sonrada Türkiye'ye yönelik terörist saldırıları besleyeceği görülmektedir. Türkiye'nin bu saldırıları sınırdan başlayan pasif önlemlerle sona erdirmesinin mümkün olmadığı ortaya çıkmıştır. PKK ile KDP ve KYB arasındaki personel akışkanlığı ve işbirliğinin diğer unsurları da göz önüne alındığında Türkiye'nin ülke bütünlüğünü, yurttaşlarının can ve mal varlığını korumak için gereken önlemleri sınır ötesinden başlayarak alması gerektiği ortaya çıkmıştır.
Anti-terörist mücadele sürecinde Türkiye doğrudan ve yandaşı Kürt, Arap ve Türkmen unsurların kamu düzenini ortadan kaldıran etkin eylemler ile Barzani-Talabani ikilisini terörü desteklemekten vazgeçmeye ikna etmelidir. Bu ikili Türkiye'ye yönelik saldırgan tavırların bedelinin yüksek olduğunu ve gecikmesizin ödendiğini görmelidirler.
VII.6.Diplomatik Önlemler
Kuzey Irak'ta federal Irak'ın bir parçası olarak oluşan fakat yayılmacı bir bağımsızlık programı izleyen Barzani-Talabani yapılanmasının bölge barısı için oluşturdukları tehdit çok etkili bir şekilde dünya kamuoyunun gündemine getirilmelidir. Bunun için ABD, Arap Dünyası ve Avrupa Birliği ülkelerinde özel ve etkili bir çalışma geliştirilmesi şarttır.
Bu meselenin sadece Türkiye'nin endişeleri ile ilgili olmadığı, bu konuda izlenecek yanlış bir siyasetin dünya petrol rezervleri üzerindeki bir bölgenin geleceğini belirsizliği sürüklemek olduğu gösterilmelidir. Diplomatik alanda Suriye, İran, Ürdün, Lübnan ve Suudi Arabistan'ı içine alacak şekilde bölge ülkeleri ile bölgesel istikrarın temini için düzenli temas mekanizmaları kurulmalıdır.
Diplomatik önlemlerin odak noktası Irak'ın toprak bütünlüğünü korumaya, bunun gerçekleşmemesi durumunda ise Kuzey Irak'ın tekrar Irak ile birleşmesini sağlamaya yönelik olmalıdır. Bölgesel dinamikler, bölge istikrarının sağlanması için kullanılmalıdır.
VII.7.Askerî Önlemler
"Savaş, millet için hayatî derecede zarurî olmadıkça cinayettir." M. K. Atatürk
Türkiye'nin Kuzey Irak'a karsı alması gereken en son önlem çok fazla dile getirilmemesi gereken ancak getirildiği zamanda uygulanması kaçınılmaz olan askeri harekâttır. Askeri harekât, diğer milli güç unsurlarının ürettiği yöntemlerin uygulanmasında büyük hatalar yapılır, diğer yöntemler uygulanmaz veya uygulanmasına rağmen gereken basarı elde edilmez ise kaçınılmaz hale gelir.
Kuzey Irak'ta yabancı destekle hazırlanan peşmerge güçleri ne kadar askeri malzeme desteği alsalar da Türk Silahlı Kuvvetleri karsısında konvansiyonel bir savaşta herhangi bir direnme sansına sahip değildir. TSK'nın bölgeye girmesi durumunda en büyük direniş KDP'li peşmergeler ve PKK'lılar tarafından gelecektir. KYB'li peşmerge direnci gelişmelere doğru ortaya çıkacaktır. İslamcı Kürtçü yapılanmaların Türk askeri harekâtına tavrı Tahran'ın politikalarına bağlı olarak şekillenecektir. Tahran, büyük ihtimal ile amacı bölgeyi ilhak olmayan, bağımsız Kürdistan sürecini engelleyen bir Türk müdahalesine karsı tavır almayacaktır. KDP ve KYB'ye muhalif olmayan Kürt aşiretleri tarafsız kalabilirler. Türkmenler, Araplar, Yezidiler ise Türk askeri harekâtını destekleyeceklerdir. İran, Suriye, Irak ve Türkiye arasına sıkışmış bölgenin varlığını sürdürmesi, askeri bir iddia ve direnç temelinde gerçekleşemez.
ABD'nin Irak'tan çekilerek, Kuzey Irak'ta kuracağı askeri üslerle bu bölgenin yasamasını sağlaması ve bir Türk askeri harekâtını engellemesi iddiası da ancak Türkiye'nin "İskenderun-Habur" ve "İncirlik-Kerkük" hatlarını açık tutmasına bağlıdır ve bu korumanın dahi uzun sürmesi beklenmemelidir.
Bush Yönetiminden sonra gelecek bir Amerikan Yönetimi Irak'tan bıkmış Amerikan halkına rağmen Amerikan askerlerini Kuzey Irak'ta tutmak konusunda büyük bir isteklilik göstermeyecektir. Öte yandan Kuzey Irak'ta Musul-Kerkük koridorunda Amerikan üsleri olsa da olmasa da 2007 yılında yapılacak Kerkük referandumu sonrasında Kerkük'te başlayacak bir Kürt-Türkmen-Arap iç savası Türkiye'nin kaçınılmaz askeri müdahalesini davet edecektir.
Bu noktada yabancı dış isleri bakanlıkları, genelkurmaylar ve istihbarat servislerinde yapılan analizlerde "Türkiye'nin müdahale etmeyeceğine dair" varılan sonuçlar, çürük zeminlere dayanmaktadır. Bir Türk askeri müdahalesini engellemenin tek yolu, Kerkük'ün Irak sınırları içinde kalmasını sağlamaktır.
Türkiye'nin 2007 senesi içinde Kuzey Irak'a ve Kerkük'e yönelik bir askeri operasyonunun farklı şartları ve farklı boyutları olabilir. Müdahalenin şart ve boyutları ne olur ise olsun, yapılacak askeri müdahalelerin siyasi hedefi açık şekilde tanımlanmalıdır. Örneğin Kerkük'te Türkiye'nin itirazlarına rağmen yapılan bir referandum sonrasında Türkmenlere yönelik bir katliam Türkiye'nin askeri müdahalesini davet edecektir. Ancak Türkiye, askeri müdahale sonrasında da hangi politik durumu oluşturacağı bilmelidir.
Şimdi Ankara'nın hangi şartlarda ve kapsamda ve değişen politik koşullara göre değişik politik hedeflerle Kuzey Irak'a müdahale etmek zorunda kalabilir, onu inceleyelim.
a) PKK, Kuzey Irak'tan ilkbahar ile birlikte Türkiye içine saldırılarını ve terör eylemlerini artırır. Türkiye, Washington ve Bağdat' uyardıktan sonra Kuzey Irak'ta PKK hedeflerine yönelik olarak savaş uçakları ve savaş helikopterleri ile desteklenmiş bir hava operasyonu düzenler. Böyle bir operasyonun politik olarak etkili sonuç doğurma sansı azdır. Askeri olarak başarılı sonuç ise daha küçük bir ihtimaldir. PKK kamplarına yapılacak hava ve zırhlı birlik destekli kara ortak operasyonu bir başka ihtimaldir. Ya da hava operasyonu özel kuvvet ve komando birliklerinin akıncı operasyonları ile desteklenebilir.
b) Referandumdan sonra Kerkük'te veya bir başka bölgede Türkmenlere yönelik bir katliamın başlaması durumunda Türkiye müdahale edecektir. Bu durumda Türkiye ya önce BM Güvenlik Konseyi'ni göreve çağırır sonra önce havadan sonra karadan müdahale eder ya da durumun âciliyetine binaen doğrudan kara ve havadan doğrudan Barzani ve Talabani güçlerini hedef alarak Kuzey Irak'a girecektir.
c) Referandum öncesi veya sonrasında çıkacak bir iç savaş üzerine Türkiye Kuzey Irak'a geniş kapsamlı olarak bütün imkân ve yeteneklerini kullanarak askeri olarak müdahale edecektir.
d) Türkiye, bağımsız Kürt devletinin kurulmasını "savaş sebebi" sayacağını ilân edecek ve bağımsız Kürt devletinin ilânı üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Irak'a girecektir. Ancak bağımsız Kürdistan'ın Irak'ın geri kalanında bir anlaşma sonucunda ayrılması, ABD ve AB ülkelerinin bu ülkenin bağımsızlığını kabul etmesi durumunda Kuzey Irak'ın işgal edilmesi politik olarak zorlaşacaktır.
Bağımsızlığını ilân eden Kuzey Irak'ı askeri anlamda işgal kolaydır. Ancak böyle bir işgalin politik hedefi ne olabilir? İşgal edilen bölgeyi Bağdat'taki güce devretmek mi? Bağdat'ta bunu yapabilecek, yapmak isteyecek bir güç olacak mı? Bunu öngörmek zordur. ABD'nin Irak'ta varlığını süreceği düşünülür ise durum daha da karışık hale gelecektir.
C ve d sıklarının oluşturacağı siyasal vasat çerçevesinde Türk askeri müdahalesinin hedefi, Irak'ın toprak bütünlüğünü korumak olmayabilir. Böyle bir durumda Türkiye ve Ortadoğu için en kabul edilebilir çözüm Musul Vilâyeti (Süleymaniye, Dohuk, Erbil, Kerkük ve Musul illerinden oluşmaktadır) bir Kürt ve Türkmen devleti olarak ikiye bölünmesidir. Türk askeri müdahalesi uzun süreli bir iç çatışmanın içinde çekilmeden İran ve Suriye'nin müdahalesine imkân vermeden "iki devletçiği doğuran bir sezaryan" olmalıdır. ABD, ancak böyle bir şekilde bağımsız Kürt devletini kabul edeceğini anlamalıdır. Türkmeneli devleti Kürt devletini Türkiye için tehdit olmaktan çıkaracaktır.
VIII. Kuzey Irak'ta ABD ile Çatışmak
ABD, Türkiye'nin Kuzey Irak'a PKK'ya karsı veya Kerkük'teki gelişmeleri dengeleme amacı ile yapacağı bir askeri harekâta muhalefetini her vesile ile açıklamaktadır. Amerikan muhalefetinin boyutları hangi noktaya uzanabilir? İki NATO üyesi ülkenin silahlı kuvvetlerinin Kuzey Irak'ta savaşması mümkün müdür? Diğer bir ifade ile Türkiye'nin Kuzey Irak'a yönelik, hava, kara veya hava-kara ortak operasyonlarına karsı Amerikan silahlı kuvvetleri etkili bir direniş içine girerek savaşacak mıdır? Ankara'da 2001 senesinde ilgili resmi çevrelere böyle bir soru yöneltildiğinde cevap genellikle "böyle saf bir soru soracak bir adama benzemiyorsunuz" ifadesi taşıyan bir tebessüm olmuştur.
Amerikan silahlı kuvvetlerinin Kuzey Irak'taki Türk birliklerine yönelik değişik seviyelerdeki tacizlerinden sonra Süleymaniye'de Türk Özel Kuvvetlerine gerçeklesen Amerikan saldırısı dudaklardaki tebessümü ortadan kaldırmıştır. Ancak Süleymaniye'de yapılan komando baskını, öncesinde ve sonrasında yapılan tacizler ABD silahlı kuvvetlerinin Türk ordusu ile geniş kapsamlı bir savaş girmeyi arzu edeceği anlamına gelmez.
Irak, özellikle Kuzey Irak'taki gelişmeler Türkiye için yaşamsal bir tehdit ve menfaat iken ABD için ikincil önemde bir menfaattir. Türkiye'nin yaşamsal menfaat menfaatlerini savunma konusunda göstereceği kararlılık ABD'nin sert protestolar yapmak ile birlikte Türkiye ile kapsamlı bir çatışmaya girmekten uzak tutacaktır.
Irak içinde Sünni Araplar ve Şii Sadr Grubu ile çatışan, İran ile gerilim politikası izleyen ve İran'a saldıracağı tartışılan, Suriye ile düşmanlık politikalarını sürdüren Afganistan'da istediği sonucu alamayan, Sünni Arap müttefiklerinin şüphe ile baktığı arka bahçesi saydığı Latin Amerika'da sürekli zemin kaybeden bir ABD'nin Türkiye ile silahlı çatışmaya girmesi makul görünmemektedir. Ayrıca Irak'taki kuvvetlerinin lojistik desteğinin büyük bir bölümünü Türkiye üzerinden sağlayan ABD Türkiye ile Kuzey Irak'ta ne ölçüde çatışmaya girmek istemeyecektir. Sonuç olarak, Türkiye, Kuzey Irak'ta izleyeceği politikayı "ABD ile silahlı çatışmaya girer miyim?" sorusu/endişesi ile değil, "menfaatlerimi nasıl korurum" ilkesi çerçevesinde belirlemelidir.
VIII. Yeniden Yapılandırılmış Türkmen Politikası
Türkiye'nin Kuzey Irak'ta Barzani ve Talabani güçlerine yönelik olarak politikalarını yeniden şekillendirirken, Türkmenlere yönelik politikalarını da yeniden yapılandırılmalıdır. Şu ana kadar izlenen ve olumsuz sonuçlar doğuran Türkmen politikalarının kökeninde, Türkmenlerin Ankara'ya aşırı bağımlılığı neticesinde siyasal bir strateji belirleyememeleri, Ankara'nın da Türkmenlerin strateji belirlemesini engelleme çabaları bulunmaktadır.
Türkmenler, 1991'den 2006'ya kadar geçen süre içinde Türkiye'nin baskıları ile kendilerine ve aslında Türkiye'ye hiçbir şey getirmeyecek olan ve Türkmenlerin Irak devletinin kurucu halkı olarak haklarından vazgeçme anlamına gelen "Irak'ın toprak bütünlüğü ve Irak'ta demokrasi" söyleminin ötesine geçen bir siyasal hedef belirleyememişlerdir.
ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde 22 ülkenin sınırlarını değiştireceğini ilân ederek, Afganistan'dan sonra Irak'a yaptığı müdahale ve Irak'ın işgali de Türkmenlerin yine Ankara'nın baskısı ile "Irak'ın toprak bütünlüğü ve Irak'ta demokrasi" seklindeki temeli olmayan söylemini devam ettirmelerini engellememiştir.
Irak'ın toplam nüfusunun % 55-60'ını oluşturan Şii Araplar ve ABD'nin desteklediği Kürtler Irak'ın birliği ve demokrasi ile ilgilenmeden milli hedeflerini gerçekleştirmek için çalışırken, Türkmenler, inatla ve yanlış bir şekilde kendi güçleri ile gerçekleştiremeyecekleri, Irak'ın üniter devlet zemininde birliği hedefini savunmuşlardır. Aslında bu hedefte daha uygun bir politik zeminde ve daha uygun araçların kullanılması durumunda Türkmenler için milli bir hedef olabilirdi.
Örneğin Türkmenler, kuracakları ve bütün dünyayı dolaşacak heyetler, oluşturacakları ve bütün dünyada açacakları temsilcilikler ile bu görüsü savunsalardı, bu görüş daha etkin olabilirdi. Ancak bu durumda da artık Irak'ın Saddam dönemi anayasası ile yönetilemeyeceği açıktı ve Türkmenler en azından "üniter" Irak içinde "bölgesel özerkliği" hem kendileri hem de diğer etnik ve dini gruplar için savunmalıydılar.
Şii Araplar ve Kürtler, kendileri için federe devlet, Irak için ise federal model için savaşırken, Türkmen siyasî örgütleri kendileri için hiçbir şey talep etmeden "Irak'ın toprak bütünlüğü" demenin ötesine geçmediler. Böylece Türkmen siyaseti ciddi ve gerçekleşebilir bir amaçtan yoksun kaldı.
Ankara'daki zihniyet ise Türkmenlerin mümkün olduğunca zayıf kalmasını gizli gizli arzu etti. Çünkü Türkmenlerin güçlü olması Ankara'nın "basını belâya" sokacaktı. Aslında bu zihniyet sadece AKP ile Ankara'ya hâkim olan yaklaşım değildir. Azerbaycan içinde Ermeni tankları ilerlerken, Türkiye'den yardım isteyen Elçibey'in yardım talebine dönemin dış isleri bakanı söyle demişti: "Basımıza bir ikinci Kıbrıs belası çıkarmaya gerek yok."
Türkiye, Türkmen meselesini Irak'ın iç meselesi olarak göremez. Türkmen meselesi aynı zamanda Türkiye'nin toprak bütünlüğü meselesidir. Ankara'da bazı çevrelerin "Türkiye'nin bir tek Türkmenleri desteklemesinin, Türkmen-merkezli bir Irak politikasının yanlış olduğu" seklindeki söylemleri eğer konu ile ilgili bilgisizlikten kaynaklanmıyor ise Türkiye'nin aleyhine nüfuz ajanlığının sonucudur. Çünkü Ankara bos söylemler bir yana bırakılır ise Türkmen-merkezli/destekli değil, Barzani-merkezli/destekli politikalar izlemiştir. Eğer Kerkük ve Türkmen meselesi uluslar arası hukuk, demokrasi ve insan haklarının gerektirdiği şekilde çözülmez ise gelecek on yıllar Orta Doğu ve Türkiye için istikrarsızlık, iç çatışma, kaynak israfı, kan ve göz yası anlamına gelecektir. Özetle, Türkiye, Türkmen meselesi derken neyi konuştuğunu bilerek konuşmalıdır. Söz konusu olan sadece Irak Türkmenlerinin demokratik ve insan hakları değil, Ortadoğu'nun gelecek on yıllarının kaderidir.
Türkmenlerin demokratik ve milli haklarını alabilmesi için Ankara'nın yapması gerekenler ve Türkmenlerin yapması gerekenler baslıkları altında toplanabilir.
Ankara'nın yapması gerekenler su şekilde sıralanabilir. 1)Ankara, Türkmenlerin Bağdat ve bütün Dünyada çok etkili bir diplomasi ve politika yapmalarına yardımcı olmalıdır. Bunun için ITC Ankara tarafından önümüzdeki büyük ekonomik fonlarla beslenmelidir. Türkmenler, siyasî hedeflerini Arap ülkelerinde, ABD'de, İngiltere'de ve AB ülkelerinde yoğun bir şekilde anlatmalıdırlar. Bu amaçla, anılan ülkelerden saygın gazetecilerin Kerkük'e gelmesi sağlanmalıdır. Saygın Ortadoğu uzmanı akademisyenlerin Kerkük meselesi ile ilgili çalışmalar yapmaları için fonlar oluşturulmalıdır. Batı başkentlerinde hızla ve yoğun bir şekilde Kerkük'ün Ortadoğu'nun istikrarı için taşıdığı önemi anlatan beyin fırtınaları düzenlenmelidir.
2)Türkmenler geçtiğimiz 13 yılda Ankara'nın gereksiz müdahalelerinden dolayı bir Türkmen "Denktaş"ını yetiştirememişlerdir. Ankara, Türkmenlerin iç islerine müdahale etmemeli, kendi doğrularını ve yanlışlarını yapmaları sağlanmalıdır. Ancak Türkiye, Irak Türkmen Cephesi'ni Irak'ta normal süreç oluşana kadar elindeki bütün imkân ve yetenekler ile desteklemelidir.
3) Türkiye'de Türkmen meselesine ilgi artırılmalıdır. Türkmeneli Televizyonun yayını Türkiye'de kablo televizyon yayınına derhal alınmalıdır.
4)Türkiye Irak'taki gelişmelerin Türkmenlerin aleyhine olacağını varsayarak, Irak'taki tek silahsız halk olan Türkmen halkının silahlanması için gereken ekonomik fonları hızla sağlamalıdır. Aksi takdirde gerçekleşecek kan banyolarından sonra pişman olmak fayda sağlamayacaktır.
5) Türkiye, Kerkük referandumunun ertelenmesi ve yapıldığı zaman bütün Irak'ı kapsayacak şekilde yapılması görüsünü savunmalıdır.
Irak Türkmen Cephesi basta olmak üzere Türkmenlerin yapması gerekenler aşağıdaki gibi sıralanabilir. 1) Türkmenler bütün faaliyetlerini, insan hakları, demokrasi ve devletler hukuku eksenli gerçekleştirmelidirler.
2) Türkmenler açısından konu sadece Kerkük değildir. Türkmenlerin Irak'ın geleceğindeki siyasî konumları belirlenmelidir. Türkmenlerin, federe Arap Sünni devleti ile federe Kürt devleti arasında paylaşılarak gelecekte asimilasyon yok edilmesini engelleyecek düzenlemeler için ITC ve diğer Türkmen örgütleri mücadele etmelidirler. Bunun için en etkili yol, mevcut federal yapı içinde Türkmen bölgesi ile Sünni Arap bölgesinin birleştirilmesidir. Bu düzenleme ile Sünni Araplar biraz olsun yatışacağı gibi, Türkiye, Türkmen-Kürt geriliminin olumsuzluklarını yasamayacaktır. Irak'ın parçalanması kaçınılmaz hale gelir ise Türkmenler bağımsız Türkmeneli Cumhuriyeti için çalışmaya başlamalıdırlar.
3) Kerkük, özel bir statü ile Türkmen niteliği korunarak Bağdat'a bağlanmalıdır. Bunun için Kerkük ile ilgili referandumun sadece Kerkük'te değil bütün Irak'ta yapılması için özellikle Şii Arapların ikna edilmesi konusunda Şii Türkmenler çalışmalıdır.
IX. Çevre Ülkelerle Etkili İletişim ve Diplomatik Atılım
Türkiye şimdiye değin "sorumlu politika" anlayışı ile bir kısım bölgesel diplomatik girişim içinde olmuş ise de bu girişimlerin Türkiye'nin lehine bir sonuç doğurması, kaygılarını karşılaması mümkün olmamıştır. Çünkü Türkiye'nin Ortadoğu politikasında "etkisiz eleman" olarak çizdiği genel görünüm onun öncülüğünü yaptığı iyi niyetli girişimlerinde sonuç almasını engellemiştir.
Türkiye'nin çevre ülkeleri Irak'ın geleceği, özellikle de Kuzey Irak konusunda etkili bir diplomatik süreç içine çekmesi çok taraflı diplomatik ilişkilerden çok Ankara'nın uygulayacağı etkili ikili ilişkilere bağlıdır. Türkiye, özellikle İran'ı Şii Araplar üzerindeki etkisini Kerkük ve Türkmenler lehine kullanmak konusunda ikna etmelidir. Tahran, Ankara'nın kendisine destek vereceğinden emin bir tavır ile Türkiye'nin hiçbir talebine olumlu bakmamaktadır.
Ankara'da belirli çevrelerde İran'ın bir Kürt devletine zaten karsı çıkacağı görüsü mevcuttur. Ancak Tahran, kendi ekseninde bir Şii Irak'ın bir Kürt devletinin üzerinde oluşturacağı baskı ile bağımsız Kürt devletini dengeleyebileceği gibi bir yanlış tahlil ile hareket edebilir. Ankara, Tahran'ı gerekir ise sert çıkışlar/uygulamalar ile Kerkük konusunda ikna etmelidir.
Türkiye'nin Irak'ın toprak bütünlüğü konusunda Suriye, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan ile de yoğun bir diplomatik temas içinde olması gerekmektedir. Bu ülkeler ile yapılacak temaslarda da sadece devlet-devlet ilişkileri değil, devlet-toplum (Türk devleti-Arap toplumları) ve toplum-toplum ilişkilerine başvurulmalıdır. Bu devletlerin alacağı ortak tutum, ABD içinde yeni-muhafazakâr politikalara tepki olarak gelişen realist ekolün iktidara gelmesi Irak'ta ilerleyen bölünme sürecinin durmasına katkı da bulunacaktır.
Irak ve Kerkük konusunda önemli muhataplardan birisi de İsrail'dir. İsrail, Irak ve Kuzey Irak'ta 2003 sonrasında ön plâna çıktıktan sonra tekrar geri plâna çekilmiştir ancak etkili politikalarını sürdürmeye devam etmektedir. Ankara, Telaviv'in Kuzey Irak'ta Türkiye'nin aleyhine süreç, politika ve grupları desteklerken, Türkiye ile dostluk münasebetlerini devam ettirmesinin mümkün olmadığını kesin ve ikna edici bir şekilde anlatmalıdır. İran'ın kendisi için yaşamsal tehdit oluşturduğunu ileri süren bir İsrail'in Türkiye'ye düşman süreçleri desteklemek gibi bir lüksü olamaz.
Sonuç
Önümüzdeki aylarda Türk siyaseti ve güvenlik bürokrasisi Irak-Kerkük ekseninde Türk halkının esenliği ve devletin bütünlüğünü güvence altına alan politikalar geliştirmek ve uygulamak zorunluluğu ile karsı karsıyadır. Bu zorunluluk ile beraber, su da bilinmelidir ki, 2007 yılı Türk iç siyaseti açısından çok zor bir yıl olacaktır. Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler siyasal karar alma süreci üzerinde baskı oluşturacaktır.
Buna rağmen Kuzey Irak ile ilgili politikalar geliştirilirken konu yaklaşan seçimlerde bir çatışma ve iç siyaset konusu yapılmamalıdır. Konu, kısa vadeli ve düşmanlık körükleyici değil, uzun vadeli ve Irak'ı Kuzeyi ve güneyi ile Türkiye'nin dostu haline getirecek bir çizgi izlenmelidir.
Söz konusu olan sadece Irak'ın değil aynı zamanda Türkiye'nin yaşamsal menfaati olan toprak bütünlüğüne yönelik tehditlerin azgınlaşma ihtimalidir. Türkmenlerin haklarının yok edilmesi ve Kerkük'te demografik yapının değiştirilerek kentin federe Kürdistan'a bırakılması durumunda Irak'ın parçalanması ve petrol zengini, saldırgan, denizlere çıkış arayan bir Kürdistan'ın ortaya çıkması için gelecek 1020 sene boyunca Ortadoğu ve Türkiye'de çok fazla kan ve gözyaşı akacaktır.
Bu arada bölge ve dünya aynen 1990'larda "Kuzey Irak gerçeğine alıştırıldığı" gibi bağımsız Kürt devletine alıştırılacaktır. Takriben 4-4,5 milyon Kürt, 3 milyon Türkmen'in (500 bini Bağdat''ta olduğu için) yasayacağı bu küçük devletçik, iç etnik gerilimlere ve şoven Kürt politikalarına sahne olacaktır. Kendi içindeki Kürt-Türkmen çatışmalarını Türkiye'ye yansıtırken, pan-kürdist politikalarla Suriye, Türkiye ve İran''da rahatsızlık uyandıracaktır. Ancak bu devletçiğin saldırgan pan-kürdist politikalarının ilk hedefi Türkiye olacaktır.
Mesele sadece 70 milyonluk bir Türkiye ile 7 milyonluk (4 milyon Kürt ve 3 milyon Türkmen) bir devletçiğin karsı karsıya gelmesi değil, arkasında Batı desteğini almış, Kerkük petrolünü Türkiye üzerinden değil, genişletilmiş ve içine Adana ve Mersin'i almayı hedefleyen, "Kuzey Kürdistan"a yayılmayı isteyen ajan devletçiktir. Bir yandan Türkiye içinde PKK ve benzeri örgütlerle yeniden istikrarsızlıklar çıkarılırken, 1980''li ve 1990'lı yıllarda gerçekleşmeyen Türk-Kürt gerilimi tırmandırılmaya çalışılacaktır.
Türk siyasetinde ve parlamentosunda kendisini "Barzani''nin temsilcisi olarak gören" milletvekilleri ve bakanlar olacaktır. Bazı eski bakanların ve milletvekillerinin kendilerini Barzani ile kamuoyu önünde hiç çekinmeden özdeşleştirmeleri başlamıştır. Önümüzdeki dönemde resmi görevlilerin ve görevdeki parlamenterlerin kamuoyu önünde Barzani yanlısı tavır almaları şaşırtıcı olmamalıdır.
Türk milleti Anadolu üzerindeki hukuk ve egemenliğine meydan okuyan bu tehditleri uzun bir çatışmadan sonra muhakkak ki bertaraf edecektir. Ancak bütün bunlara gerek kalmadan Ortadoğu bölgesinde istikrar muhafaza edilebilir.
MİT Müsteşarı Emre Taner'in "Türk milletine açık mektubu" diyebileceğimiz açıklaması, bu görevinden kısa bir süre önce emekliye ayrılan eski MİT müsteşar yardımcısı Cevat Önes'in Anayasanın ilk üç maddesinin de değiştirilebilirliğini öngören açıklamaları Türkiye Cumhuriyeti istihbarat seçkinlerinin farklı boyutlardan da olsa bir beka sorunu ile karşı karşıya olduğunu düşündüklerini göstermektedir. Tehditler temel olarak dört ana baslık altında toplanabilir. Bunlar sırası ile a) Yaşamsal tehditler, b)Milli tehditler, c)Temel tehditler ve d) İkincil nitelikli tehditlerdir. Yaşamsal tehditler, doğrudan bir ülkenin varlığı, milli egemenliği ve toprak bütünlüğüne yönelik tehditlerdir. Bu tür bir tehdit çeşidi ile uluslar arası sistemin oturmuş olduğu dönemlerde çok sık karşılaşılmaz. Ancak, Soğuk Savaş sonrasında başlayan ve hala içinde bulunduğumuz geçiş dönemi gibi jeopolitik dengelerin yeniden oluştuğu dönemlerde bazı ülkeler yaşamsal tehditlerle karsı karsıya kalabilir hatta bu tehditlere yenik düşebilir. Son 15 sene içinde SSCB, Yugoslavya ve Çekoslovakya yaşamsal tehdit ile karsılaşmışlar ve yenik düşmüşlerdir. Halen Irak yaşamsal tehdit sürecini en yoğun olarak yaşayan ülkelerin basında gelmektedir. Milli tehdit ise ülkede iç istikrarın politik veya ekonomik nedenlerle sarsıntı geçirmesi, rejimin tehdit altına girmesi veya büyük bir tabii afet sonucu ortaya çıkan karışıklıklar milli tehdit olarak değerlendirilebilir. Keza bölgesel güvenliğin tehdit altına girmesi bir milli tehdit olarak algılanır. Temel tehditler ise bölgesel istikrarsızlık, demokratik süreçte ortaya çıkan olumsuzluklar, mafyalaşma ve suç oranının artması, ekonomik gelişmenin köklü şekilde aksaması olarak sıralanabilir. İkincil tehditler ise sistem için uzun vade de temel tehdit veya milli tehdit niteliğine dönüşebilecek tehditlerdir. Bu çerçeveden bakıldığında, yaşamsal ve milli tehdit kategorileri açısından ülkemize yönelik bir tehdit değerlendirmesi yaptığımız zaman karsımıza aşağıdaki tablo çıkmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda basına sızan haberlerden Washington'da Ortadoğu ve Türkiye uzmanlarının katıldıkları toplantılarda Türkiye'nin bir Kürt devletine veya Kerkük'e müdahale edemeyeceğine dair uzman görüşlerinin ortaya konulduğu hatırlanmalıdır. Bu görüşler, Washington'da Ankara'nın tepkilerini ciddiye almama eğilimini körüklemiş olabilir. KKTC'de varlığını kendisinden çok güçlü olan Yunanistan'a karsı Türkiye'ye dayandırmak zorundadır. Çünkü Kıbrıs adasındaki gerçek taraflar KKTC ve Rum kesimi değil, Türkiye ve Yunanistan'dır. Öyle olmasa idi KKTC varlığını öz gücü ile Rum kesimine rağmen sürdürecek öz güce sahiptir. Sherifa D. Zuhur, Iran, Iraq, and The United States: The New Triangle's Impact On Sectariasm and The Nuclear Threat, November 2006, http://www.StrategicStudiesInstitute.army.mil/ Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan kriz ile ilgili olarak küçümsenmeyecek bir literatür oluşmuştur. Bu konu ile ilgili olarak Türk siyasetçilerinin okuması gereken makalelerin basında Ian O. Lesser, "Turkey, the United States and the Delusion of Geopolitics" adlı makale gelmektedir. Survival, Vol. 48 no 3, Autumn 2006 Robert M. Hickok, "Yükselen Hegemon", Parameters, Yaz 2002; Hickok'un makalesi, Türk-Amerikan ilişkilerinin tahlili açısından daha önemli olmasına rağmen bu konuda diğer önemli makale olan Ralph Peters, "Daha iyi bir Ortadoğu nasıl olabilir?" Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisi Haziran 2006 kadar ilgili çekmemiştir. ABD Kongresi'nde Amerikan Güvenlik sistematiğini üst düzey yetkilileri Türkiye'ye küfretmişlerdir. Ayni yıllarda Cumhurbaşkanı Demirel, Washington'da araştırma merkezlerinde yaptığı konuşmalarda Türkiye'nin ABD'nin Kürt ve politikasına güvenmediğini açıkça ifade etmiştir. Sanlı Bahadır Koç, "Çirkin Amerikalı ile Güven Bunalımı", Stratejik Analiz, Ağustos 2003; Washington'da bazı kaynaklar, bu operasyona karşı olan Pentagon yetkililerinin Türk özel kuvvetlerinin direnmesi sonunda iki taraftan da çok insan kaybı olacağını, bunun neticesinde Wolfowitz basta olmak üzere bazı yeni muhafazakar yetkililerin görevden alınacağı umudu içinde olduklarını ileri sürmektedirler. KUZEY Irak'taki Türk birliklerine yönelik sistemli elektronik saldırı ve tacizler yerel ABD güçlerinin değil, Washington'un politikasının sonuçlarıdır. İki PKK'lı çete yöneticisinin Erbil'de bir hastanede tedavi görürken Türk istihbaratı tarafından uyarılmasına rağmen ABB ordusu tarafından "Erbil'de askeri gücümüz yok" bahanesi ile tutuklanmamaları ve bir hafta sonra Erbil'in İran konsolosluğuna baskın yapılarak İranlı diplomatların tutuklanması, Türkiye ile alay etmek anlamına gelmiştir. Basına sızan haberlere göre Türk Dışişleri Bakanlığı 2006 yılında ABD ve Irak'a Kerkük konusunda Irak Anayasası'nın 140. maddesi dışında bir çözüm önermiştir. Bu çözüme göre Kerkük'teki etnik grupların kendi aralarında varacakları çözümü Irak genelinde bir referanduma, o mümkün olmaz ise Kerkük'te referanduma götürmelerini önermiştir. Irak Başbakanı El Maliki ve Dıs İşleri Bakanı Hoşyar Zebari Ankara'nın planını reddetmişlerdir. Cumhuriyet, 21 Ocak 2007 Halen Ankara yanlış bir politika izlemeye devam ederek ABD ile yeni askeri anlaşmalar imzalamayı sürdürmektedir. Artık sadece bölücü siyasî çevreler değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin hayatî öneme sahip kurumlarında görev yapmış güvenlik bürokratları dahi devletin karakterinin değiştirilmesi gerektiğini söyleyebilmektedirler. İsmet Berkan, Radikal, 30 Kasım 2005, "Bir Beyin Fırtınası"; Bu makalenin bir değerlendirmesi için bkz. Hasan Ünal, Yeniçağ, 5 Aralık 2005, "Kürt Devleti artık gerçekleşmiş!!!" Gündüz Aktan, Radikal, 28 Kasım 2005, "Büyük Pazarlık" Cüneyt Ülsever, Hürriyet, 30 Kasım 2005, "Şemdinli Üzerinden Irak (2)" 2007 basında yeniden başlayan Kerkük tartışmalarında Türk basınının büyük bölümündeki analizlere hakim olan hava budur. Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 23 Kasım 2005, "ABD Irak'ta Nasıl Kalabilir?": Bu konuda 2007 yılında yeni gelişmelerin olacağı Milliyet gazetesi Yasemin Çongar tarafından ileri sürülmektedir. Tempo dergisi, "ABD Askerini KUZEY Irak'a Çekip Türkiye'yi Müdahaleden caydırabilir" 18 Ocak 2007 Türkiye'de tek boyutlu olarak bakıldığı için destek bulan Hartinton-Baker raporunda da Türkiye'ye bu önerilmiştir. Anayasada Sevr Anlaşmasının 62., 63 ve 64'ünci maddelerine atıfta bulunulmaktadır ki, bu maddeler Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu bölgesini tartışmalı hale getirmektedir. Cumhuriyet, Mehmet Faraç, ve Ferhat Ünlü, "Barzani ile Apo'nun Önderlik Kavgası kızışıyor" Haftalık Haber Dergisi, 165, 2006, s.55-57 Mehmet Faraç, Cumhuriyet,2-6 Aralık 2005, Barzanicilik Güneydoğu' da yükseliyor mu? Tempo Dergisi, 931, 11 Ekim 2005, s.18-20 Tempo Dergisi, 928, 20 Eylül 2005, s. 31 Birçok faaliyetin yanında pankürdist politikalar çerçevesinde özellikle Güneydoğulu öğrencilere Barzani tarafından KUZEY Irak'taki üniversitelerde burs verilmektedir. Barzani ve Talabani, ABD'nin olası bir İran saldırısında ABD'ye beklediği desteği vermeyeceklerdir. Çünkü Barzani (İran'a daha mesafeli ve soğuk dursa da) ve Talabani, bu desteğin hesabının Tahran tarafından kısa vadede İslamcı Kürtler aracılığı ile orta ve uzun vadede Tahran tarafından sorulacağını bilirler. Kasım 1992 Kuzey Irak askeri harekâtından önce ABD, Türkiye'yi yapılacak mahalli seçimlere ikna etmiştir. Ancak mahalli seçimler denilerek yapılan seçimlerden "Federe Kürt Devletini" kuran parlamento çıkmıştır. Parlamento federe devleti ilan ettiği gün KDP ve KYB, PKK'ya savaş açmışlardır. Sınırı geçen Türk ordusuna yardımcı olmuşlardır. Türkiye'de federe Kürt devleti konusunda susmuştur. Aynı hata tekrarlanmamalıdır. Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül, TPAO'ya KUZEY Irak'ta petrol araması için görev verdiklerini duyurmuştur. Oysa KUZEY Irak ile her türlü sağlıklı ilişkinin temeli önce bölgedeki faşist ve saldırgan Barzani-Talabani yapılanmasının ehlileştirilmesi ve demokratik değerleri kabul eder hale gelmesine bağlıdır. Teröre yataklık yapan, saldırgan bir feodal-köylü faşizminin bunun için ödüllendirilmesi akla aykırı bir düşüncedir. TPAO'nun çıkardığı ve dünya piyasalarına naklettiği her damla petrol, yarın Türk askerine sıkılmış bir kursun olacaktır. Cumhuriyet, 20 Ocak 2007; Bütün bunların Başbakan Erdoğan'ın danışmanı ve bir AKP bölge milletvekilinin eşgüdümü ile sağlandığı ifade edilmektedir. Milliyet, 30 Nisan 2006 Ahmet Erhan Çelik, "Barzani'ye Ödenen Türk Vergisi", Haftalık Haber Dergisi, 965, Haziran 2006, s.22 Barzaniciliğin Türkiye'deki önde gelen temsilcilerinden Şeraffetin Elçi, ırkçı zihniyeti yansıtırken, Türkmenlerin zaten boyun eğmeye alışık bir halk olduğunu söylemektedir. Bkz. Radikal, Neşe Düzel ile söyleşi KUZEY Irak'taki yolsuzluklar için bkz. KurdishMedia.com. Ayrıca uluslar arası basında çıkan yolsuzluk, kayırıcılık eleştirileri için bkz. RFE, 29.05.05, Washington Post, 20.06.05, Handelsblad 20.11.05. Barzani'yi eleştiren bir Avustralya yurttaşı Dr.Kemal Said adlı Kürdün bir saat süren yargılamadan sonra 30 yıl hapis cezasına çarptırılması faşizmin niteliğini sergilemektedir. Bkz.Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 11 Ocak 2005 Alaeddin Parmaksız, "Kerkük'ün Jeopolitiği ve Türkiye", 21. Yüzyıl, Üç Aylık Düşünce Dergisi, Ocak, Şubat, Mart 2007, Sayı 1 Ensari İslam adlı grup halen Sünni Arap direnişi ile işbirliği içindedir. Kuzey Irak'ta etkili sonuç doğuran hava operasyonlarından birisi 1995'de PKK'nın Zeli Kampına düzenlenen operasyondur. Bu operasyonda 1700 PKK'lı öldürülmüştür. Suriye, Irak Kürtleri ile Suriye Kürtlerini birbirinden ayıracak bir Türkmeneli devletine olumlu bakacaktır. Üstelik Amerikan Kongresi'nin sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul ettiği bir ortamda ABD'nin Türkiye'nin Irak'a girmesine karsı çıkması daha da zorlaşabilir. İran'ın etkisinde olan Irak Başbakanı El Maliki Türkiye'nin Kerkük konusunda getirdiği öneriler ile Kerkük Türkmenlerinin getirdiği önerileri sürekli reddetmektedir. Bkz. Cumhuriyet, 21 Ocak 2007 İsrail'in Kuzey Irak politikası için bkz. Cevat Eroğlu, "İsrail'in Beka Stratejisi ve Kürtler", Sayfa yayınları, İstanbul 2003, Salom Nakdimon, "Irak ve Ortadogu'da Mossad" Elips Yayınları, Ankara 2004 1 Mart Tezkeresi görüşmeleri öncesinde Selahattin kentinde Irak muhalefetinin bir toplantısında Barzani, Arap ve Türkmen muhalefet liderlerine TBMM'de Tezkerenin reddedileceğini, TBMM''de 70 "adamının" olduğunu söylemiştir.
Bu makale hakkında ek bilgi eklemek için buraya tıklayınız
Yazar & Kaynak: Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ
Eklenme tarihi: 18-6-2007 Okunma: 1981
Ekleyen: miraç yazici
|
| Bu Makaleye Verilen Puan: |
|
Kullanıcı Yorumları
Bu makaleye yorum gönderilmemiş, ilk yorumu sen gönder !
İlgili Dökümanlar
|
|
|