Anasayfa > Genel Alan > Türkiye'de siyasi parti var mı?

Türkiye'de siyasi parti var mı?




Türkiye'de siyasi parti var mı?

 

İngiltere'deki öğrenciliğim sırasında gördüğüm bir iktisadi ve sosyal tarih belgesi, Osmanlı İmparatorluğu'nu anlamama yardım eden ilk önemli tespitlerden birine yol açmıştı. On altıncı yüzyılda, bir İngiltere hükümdarı, sanırım Sekizinci Henry, King's Lynn'deki taş ustaları "guild"ine gönderdiği mektupta, bir ustayı Londra'daki inşaatında çalışmaya çağırıyordu. İlginç olan bu çağrı değil, ustanın "başka işim var gelemem" şeklindeki cevabıydı. O tarihte henüz iktisat dışında çok az şey okumuştum. Bu belgeyi doğru değerlendirecek analitik birikimim yoktu. Ama önemini sezdim. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu, mesela Kanuni Kayseri'deki bir "lonca"ya gönderdiği fermanla birini İstanbul'a çağırsa, çağrılanın "işim var gelemem" diye cevap vermesinin tasavvur dahi edilemeyeceği bir dünyaydı. İki dünya arasındaki fark "siyasal merkez"in toplumdaki konumu, bireysel varlıkları içinde insanlarla, toplum ve devlet arasındaki ilişkilerin örgüsünde yatıyordu. "Lonca", İngiltere'deki "guild"in sözlük karşılığı olsa da, "lonca" ile "guild" farklı varlıklardı. İngiltere'deki "guild", başta mülkiyet olmak üzere temel haklarla donatılmış "yurttaşlar"ın, kendi varlıklarını "siyasi merkez" karşısında ortaya koyabildikleri toplumsal örgütlenme ağının köşe taşlarından biriydi. Osmanlı da ise "lonca", "devlet"in, uyruklar yığını olan "reaya"yı, "nizam-ı âlem" içinde "zapt ü rapt" etmesini sağlayan bir denetim kurumuydu.

 

"Lonca"nın "guild" olmaması gibi, Türkiye'deki siyasi partiler de, mesela Amerika'daki, Almanya'daki siyasi partilerle aynı toplumsal varlıklar değil. Sözlükte birbirini karşılayan kelimeleri kullanmamız, farklı dünyaları birbirine karıştırmamıza yol açıyor Eğer siyasi partiler, temel hakları olan yurttaşların, kendi toplumsal varlıklarını siyasi merkez karşısında ortaya koymalarını sağlayan kurumlar ise, galiba Türkiye de adına parti dediğimiz kurumların çoğu siyasi parti değil.

 

ANAP, DSP, CHP'yi ele alalım. Bunlar, temel haklarla donatılmış ve bu hakları kullanan, kullanabilen yurttaşların siyasi süreçlere sahip çıkmasını sağlayan toplumsal araçlar mı? Toplumun siyaseti denetlemesini mi sağlıyor bu partiler? Yoksa "devlet"in, büyük bir yanılsama ile, yurttaşlardan bağımsız olarak "orada" var olduğunu sandığımız "o devlet"in, reayayı "zabt ü rapt" altında tutmasını sağlayan denetim araçları mı bunlar? Galiba büyük ölçü de ikincisi.

 

Siyasal partilerle ilgili ta Osmanlı'ya inen tecrübe birikimimize rağmen, bu koca koca adlara sahip ve egoları bir hayli şişkin koca koca siyasetçiler barındıran partilerimizin bugün geldikleri nokta bir hayli düşündürücü ve üzücü.

 

Mesela DSP'yi ele alalım. Bülent Ecevit'in bir gece ansızın bir telefonla önce milletvekili sonra bakan yaptığı sevgili arkadaşlarımızı düşünelim. Katıldıkları hangi siyasi süreçler içinde, ne zaman DSP'ye üye olmuşlar, onları birbirlerine ve öteki DSP'lilere bağlayan hangi siyasi değerlerle, hangi icraat programları üstünde çalışmışlar ki, bugün siyasetçi olarak bakanlık yapıyor olsunlar? Toplumun hangi kesimlerini temsil ediyorlar? Siyasi süreçlere ağırlığını koyan toplumsal alanların mı temsilcileri bu arkadaşlarımız? Yoksa "siyasi merkezi"in güvendiği kişiler oldukları için mi bir gece ansızın "siyaset yapmak"la görevlendirilmişler? DSP toplumun belirli kesimlerinin varlığını ve ağırlığını siyasete taşıyan bir sivil toplum kurumu mu? Yoksa "siyasi merkez"in toplumu "nizam-ı âlem" içinde tutmasına yarayan bir "devlet" organı mı? Aynı sorular ANAP için de geçerli. Hatta muhalefet yapıyor konumda kalmağa özen gösterse de, devlet partisi geleneğinden sıyrılmakta bütünüyle aciz kalan CHP için de geçerli.

 

Cumhuriyetçi siyaset, temel ve dokunulmaz evrensel haklarla donatılmış yurttaşların, üstünde uzlaştıkları temel ahlaki kurallar içinde kalarak, kendi kendilerini yönetmeleridir. Cumhuriyetçi siyasette, yurttaşların kendi hizmetlerini görmek için kurdukları hükümetleri dışında, "buyurma erki"ne sahip bir siyasal alan olarak bir "devlet" yoktur.

 

Korkunun ecele faydası gelmez. Parçalanma, bölünme, iş savaşa sürüklenme korkusundan da siyaset türetilemez. Doğru. Türkiye'de bu korkuları yaşamamak mümkün değil. Gerçekten de üstünde uzlaştığımız temel ahlaki değerlere dayalı siyasal sözleşmemizi henüz yaratamadık. Bunun için aramızdaki uzlaşmazlıkların bizi birbirimize düşürmesi riski ortada hep var. Ve bu risk küçümsenmeyecek kadar yüksek. Ama bu riskten korkularımıza teslim olarak kurtulmamız mümkün değil.

 

Jakoben despotizmin Türkiye'nin bütünlüğünü sağlayabileceği sanısı büyük bir yanılsama. Bu despotizm bütünlüğümüzü üretemez. Olsa olsa Türkiye'yi parçalar ve cumhuriyetçi ruhu öldürür. Daha da kötüsü Cumhuriyetçi ruhu öldürmesine rağmen Türkiye'nin bütünlüğünü koruyamaz.

 

Konuşmamız lazım birbirimizle. Konuşabilmek için ise, dayandıkları felsefi varsayımlar, insan anlayışları ve siyasi programları bize ne kadar aykırı gelirse gelsin, bizim gibi düşünmeyen bütün öteki yurttaşlarımızı, konuşma hakkı başta olmak üzere bizimle aynı temel haklarla donatılmış eşitlerimiz gibi görme terbiyesini edinmemiz gerekiyor.

 

Radikal Mart 98


Bu makale hakkında ek bilgi eklemek için buraya tıklayınız

Yazar & Kaynak: Yahya Sezai TEZEL

Digg this Post! Add Post to del.icio.us Bookmark Post in Technorati Furl this Post!
Eklenme tarihi: 18-6-2007  Okunma: 1365

Ekleyen:  miraç yazici

Bu Makaleye Verilen Puan:    Bu makaleye puan verilmemiş.
Bu Makaleye Puan Ver  

Bölüm Başlık Kullanıcı Yorumları


Bu makaleye yorum gönderilmemiş, ilk yorumu sen gönder !
Reklam Netinternet
Bazı hakları saklıdır: İçeriğin editör ve yazarlarımız tarafından oluşturulan kısımları ve site tasarımının hakkı saklıdır.  Bu sayfa en iyi 1280x1024 ve 1024x768 çözünürlükte izlenir.
Powered by BilgiPortal v2.2
Emlak Yorumlar Müzik estetik