|
| Makaleler |
| Toplam Makale |
2709 |
| Yayında |
2552 |
| Bekleyenler |
157 |
| Görüntüleme |
11105247 |
|
|
|
Türkiyenin dünyadaki yeri ve stratejik önemi
TÜRKİYE’NİN DÜNYADAKİ YERİ VE STRATEJİK ÖNEMİ Türkiye Cumhuriyeti Anadolu topraklarının üzerine kurulması sebebiyle Dünyadaki yerini ve stratejik önemini belirlerken her şeyden önce coğrafi konumuna bir göz atmamız gerekir. Türkiye, hepimizin bildiği gibi Asya ve Avrupa kıtaları arasında yaklaşık 750 bin km karelik geniş bir alana kuruludur. Doğu-Batı eksenli bu genişlik ülkeye ciddi bir derinlik kazandırmaktadır. Bu derinlik ise ulusal güvenlik stratejileri belirlenirken çok önemli bir unsuru oluşturur ve ciddi anlamda avantajlar sağlar. Napolyon döneminde Rusya’nın işgali için bu topraklar üzerine hareket edildiği zaman Fransız ordusu Rusya’nın derinliği karşısında yenilgiye uğramıştır. Aynı şekilde Hitler döneminde de Almanlar, Fransızlarla benzer bir akibete uğramışlardır. 3 tarafımızın denizlerle çevrili olduğunu düşündüğümüz zaman ne kadar geniş bir açılım potansiyeline sahip olduğumuzu görmekteyiz. Karadeniz vasıtasıyla hem Kafkaslar üzerinden Hazar bölgesine hem de Doğu Avrupa üzerinden Balkanlara, Ege Denizi ile yine Avrupa ve Balkanlara ve hatta okyanuslara, Akdeniz ile de Kıbrıs vasıtasıyla yine tüm Kuzey Afrika’ya ve Doğu Akdeniz’e açılma şansımız mevcuttur. Dağlarımızın yapısına baktığımız zaman ülkeyi bir set gibi çevrelediğini görmekteyiz. Adeta bir duvar gibi bizi saran bu dağlar yine ulusal güvenlik stratejilerimizin belirlenmesinde bize avantajlar kazandırmaktadır. Türkiye’nin nüfus gücü de ayrıca çok önemli bir belirleyici etkendir. Bunca kalabalık ve genç nüfus içerde bir takım sosyo-ekonomik sorunlara kaynaklık etmesiyle birlikte dışarıda özellikle de Avrupa’da ciddi bir tehdit arz etmektedir. Türkiye bu genç ve dinamik nüfusunu doğru ve verimli kullanabildiği sürece yeniden yapılanma süreci hızlanabilir ve kalkınma yolunda önemli adımlar atabilir. Bunun yanında ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını zenginliği tarihinin her döneminde bu toprakların cazibe merkezi olmasını sağlamıştır. Türkiye’nin 60 yıllık Batıcı iktidarları tabiri caizse bu cennet vatanın böylesine ciddi bir potansiyelini emperyalizme terk ederek Türkiye’nin Batının arka bahçesi, hammadde pazarı olmasını sağlamışlardır. Türkiye toprakları Anadolu’nun o zengin ve kültürel mirasının üzerine kuruludur. Anadolu topraklarının üzerinden 50’ye yakın medeniyet 200’e yakın uygarlık geçmiştir. Uygarlık tarihinin büyük bir bölümünün bu topraklarda belirlendiğini düşündüğümüz zaman da Türkiye dünyada kültür zenginlikleri anlamında başat ülke konumunda olması gerekirken kültür araştırmalarında dünya standartlarının oldukça gerisindedir. Mustafa Kemal’in ardından hiçbir dönemde Anadolu’nun kültürel zenginlikleriyle yeteri kadar ilgilenilmemiş tam aksine bir takım belgeler ve tarihi eserler çürümeye terk edilmiştir. Böylesine bir mirasın üzerine kurulu bir devletin ulusal bir kültür politikası olmaması da ayrıca üzüntü vericidir. Türkiye Cumhuriyetinde kültürel faaliyet adı altında bir çok illegal faaliyet yürütülmekte ve elde edilen sonuçlar Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne ve Kemalist Devrime karşı materyal olarak kullanılmaktadır. Son olarak Türkiye Cumhuriyetinin askeri gücünden bahsetmek de yerine olacaktır. Millet olarak tarihimizden bizlere miras olarak kalan önemli bir unsur da askerlik kurumudur. Tarihimiz boyunca bu özelliğimizi ciddi anlamda muhafaza edebildiğimiz için her zaman dünya tarihinde disiplini ,örgütlenme modeli ve ruhuyla öncü konumda olmuş ve bu özelliğini de bugünlere taşımıştır. Silahlı kuvvetlerimizin hem bizler için hem de diğer devletler için yerini ve önemini kavramak istiyorsak Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal’in ordusuna bakmak yeterli olacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri dünyanın sayılı ordularından olmasının yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti’nin de belkemiğini oluşturmaktadır. İşte bütün bu özellikler dünyanın gözünden hiç kaçmadığı için Türkiye önemini hiçbir zaman kaybetmemiştir ve de kaybetmeyecektir. Dünya tarihine göz attığımız zaman keşiflerle beraber yeni yerlerin bulunması ülkeler için yeni hammadde kaynaklarının sağlanmasına sebep olmuştur. Bunun ardından sanayi devriminin ve merkantilizmin gelişmesiyle beraber hammadde ülkeleri üzerinde ciddi bir rekabet dönemine girilmiştir. 19. yüzyılın en önemli siyasi aktörleri olan İngiltere, Fransa, Rusya,Prusya ve Avusturya -Macaristan İmparatorluğu kendi iç rekabetlerinin yanında hegemon arzularını siyasetlerine uygulayabilmek için kendi coğrafyaları dışında da oldukça ciddi mücadeleler vermişlerdir. Özellikle de İngiltere’nin sömürgelerine giden yolları, Rusya’nın sıcak denizlere inme hayali ve yeni yeni serpilen Fransa’nın da yeni sömürgeler elde etme hevesleri baktığımız zaman Anadolu coğrafyasında kesişmektedir. Karayollarında tam bir geçiş noktasının üzerinde bulunması, denizlerle çevrili olması ve bu denizlerin iki büyük kanala ve okyanuslara açılması ve her şeyden önemlisi 2 boğaza sahip olması devletlerin iştahını kabartmıştır. 19. yüzyıl siyasi tarihine baktığımız zaman mücadelelerin önemli bir bölümü bu topraklar üzerinde cereyan etmiş ve dünya siyasetinin gidişatı bir anlamda buradaki mücadelelerle şekillenmiştir. Osmanlı Devleti’nin yavaş yavaş çöküşe sürüklendiği bu dönemde stratejik önemi diğer devletler açısından daha da artmıştır. Bu sürecin devamı bizleri 1.Dünya Savaşı’na bir diğer adıyla 1. Paylaşım Savaşı’na götürmüştür. Savaş sonunda fiilen ve resmen çöken Osmanlı’nın toprakları işgal altındayken bu topraklar tarihte eşi benzeri görülmemiş bir mücadeleye ve bir devrime sahne olmuştur. Mustafa Kemal’in önderliğinde emperyalizmden kurtuluşunun savaşını veren Türk milleti Türkiye Cumhuriyetini inşa etmiştir. 1920 yılında meclisin açılması ve 1923’te cumhuriyetin ilanıyla beraber Türkiye tarih sahnesindeki yerine almıştır. Bu tarihten sonra Atatürk’ün ölümüne kadar onurlu ve kişilikli bir dış politika izlenmiştir. Mustafa Kemal Türk dış politikasını “Yurtta sulh, cihanda sulh” prensibine dayandırmış ve içerde milli egemenliği dışarıda ise tam bağımsızlığı hedeflemiştir. Türkiye bu dönemde dünya arenasında büyük ölçüde prestij kazanmıştır. Kurduğu ittifaklar ve ürettiği politikalarla dış ilişkilerini muazzam bir denge üzerine oturtmuştur. Dış politikadaki bu başarılar iç politikasına da yansımış çürümüş bir millet yeniden dirilişe geçmiştir. Atatürk ülkemizin yukarıda bahsetmiş olduğumuz özelliklerini en doğru ve en verimli bir biçimde kullanmanın önünü açmış kalkınmada ciddi bir atılım sağlamıştır. Toplumsal refahın yükseldiği bu dönemlerde dış ilişkilerimizde de olgunluk çağına girilmiştir. Türkiye’nin tehdit algılamalarını çok doğru bir biçimde tespit ettiği için, ürettiği politikalarını hayaller değil gerçekler üzerine oturttuğu için ilişkilerini bu doğrultuda belirlemiştir. Bu politikaların belirlenmesinde dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın da önemli payı bulunmaktadır. Aras Türk siyasi hayatının önemli köşe başlarından birisidir. Aras Kemalist devrimin bakanıdır. Atatürk’ün ölümünün ardından başlayan Milli şef dönemi Türkiye’nin geleceği için çok önemli kararların alındığı bir dönemdir. Bu dönemle beraber Türkiye yavaş yavaş karşıdevrim sürecine girmiştir. Bugün karşı olduğumuz , eleştirdiğimiz, şikayet ettiğimiz hatta son vermek istediğimiz bir çok siyasi, kültürel ve ekonomik problemin arkasında Batıya tek yanlı bağlanma politikalarının izi vardır. Bugün ise çağdaşlaşma ve batılılaşma diye bizlere sunulan pek çok sömürge projelerinin tohumları bu dönemde atılmıştır. Bu anlamda bizlerin bugünleri doğru tahlil edip geleceğimizi sağlıklı bir biçimde çizebilmek için karşı olduğumuz emperyalizme kendimizi teslim ettiğimiz dönemi, Mustafa Kemal’in yolundan sapılarak Türkiye’nin tam bağımsızlığının tehlikeye girdiği dönemi kısacası karşıdevrim dönemini çok iyi analiz ederek bunun üzerinden geleceğe yönelik politikalar üretmemiz gereklidir. Çünkü bu dönemde Türkiye’nin kaderiyle oynanmış temel taşları yerinden sarsılmıştır. Tam bağımsızlıktan Küçük Amerikalığa geçilmiştir. İsmet İnönü’nün başa geçmesiyle beraber öncelikle ciddi bir kadro değişikliğine gidildiğini görmekteyiz. Bu değişikliğe baktığımız zaman her nedense Mustafa Kemal’in oluşturduğu kadroyu hedef aldığını görmekteyiz. Bu değişim Tevfik Rüştü Aras’ı da koltuğundan etmiştir. Türk dış politikası da bundan büyük ölçüde nasibini almıştır. O yıllarda hepimizin bildiği gibi Avrupa’da faşizm altın çağını yaşamaktaydı. Almanya ve İtalya da baş rolleri üstlenmişlerdi. Almanya ve özellikle de İtalya Türkiye’ye karşı bir tehdit unsuru oluşturmuşlardır. Atatürk bunu fark ettiği için de bu iki ülkeyle hiçbir şekilde yakınlaşmamıştır. Buna karşılık İnönü ve ekibi yükselen bu dalgadan büyük ölçüde etkilenmiştir. Dış politikadaki bu yakınlaşma içerde de oldukça geniş yankı bulmuştur. Bunun yanında İsmet İnönü iç ve dış politikayı “batılılaşma “ üzerine kurmuştur. Ancak onun batılılaşma anlayışı Atatürk’ünki gibi “evrensel” ve “çağdaşlaşmaya yönelik” olmadığı için sığ bir taklitçilikle sınırlı kalmıştır. Bu tarihten itibaren de Türkiye’de körü körüne bir batı hayranlığı filizlenmeye başlamıştır. Ekonomisi giderek güçlenmekte ve Atatürk’ün attığı temellerle çağdaşlaşma yolunda önemli mesafeler kaydedilmişti. Buna rağmen bu körü körüne batı hayranlığının sebebi tartışılmamıştır ve Türkiye bunun cezasını çekmeye devam etmektedir. Batılılaşma anlayışı 2. Dünya savaşı öncesi Türkiye’yi İngiltere ve Fransa ile ittifak antlaşması yapmaya götürmüştür. Bu durum Atatürk’ün üzerinde titizlikle durduğu “denge” politikasının resmen terki anlamına gelmektedir. Savaşın hemen ardından ABD savaşın yıktığı Avrupa’yı toparlamak daha doğrusu mallarının rahatça satılabileceği bir pazar yaratmak amacıyla Başkan Truman’ın doktrinini yayınlamıştır.Bu doktrin temelde Avrupa’yı yeniden kalkındırmayı hedeflemiştir. Ancak nihai hedef Avrupa’yı kendi şemsiyesi altında toplayarak ilerde NATO’nun kurulması için çalışmalara başlamaktı. Türkiye ise 12 Temmuz 1947 günü yapılan antlaşmayla ABD’den yardım almayı kabul etmiştir. Bu sayede de Türkiye Cumhuriyeti ABD eksenli dış politikasını yürütmeye daha doğrusu dış politikasını ABD’ye devretmek suretiyle tam bağımsızlığından ödün verme yoluna gitmiştir. Truman Doktrini’nin arakasından Marshall yardım planı hazırlanmış ve Türkiye ile Yunanistan da bu yardım planına dahil edilmiştir. İki ülke Sovyet tehdidine karşı Batı’nın ileri karakolu olmayı kabul ettikleri için de Türkiye ve Yunanistan arasında zoraki dostluk sinyalleri verilmeye başlanmıştır. Başlangıçta aslında Türkiye plana dahil edilmek istenmemiştir. Çünkü Avrupa’nın diğer 15 ülkesine nazaran Türkiye’nin ödemeler dengesi,döviz ve altın rezervi oldukça iyi durumdaydı. Türkiye’ye sadece kısa vadeli mevcut durumunu korumasına yarayacak olan maddeler gönderilmesine karar verilmiştir. Türkiye’nin ihtiyacı olmayan bu yardımı alabilmesi için de Avrupa’nın hammadde deposu haline gelmesi gerekiyordu ayrıca ABD ulusal savunma sanayisi için de krom çıkarmayı garanti etmişti.Görüldüğü gibi Türkiye’nin sömürgelik macerasının ilk adımları böylece atılmıştır. Türkiye 60 yıllık tek yanlı bağlanma sürecinde denge politikasını terk ettiği gibi kraldan çok kralcı kesilerek anti-komünist ve anti-Sovyet bir nitelik kazanmıştır. Sovyetlerin bir takım zafiyetlerinin bunda etkili olduğunu söylemek mümkün olsa dahi bu süreç oldukça kısa bir döneme karşı geldiği için bir süreklilik arz etmemektedir. Türkiye’nin bu tutumunun oluşmasındaki en büyük etkenlerden biri daha doğrusu bu fobisinin hala bitmemesindeki en önemli etkenlerden biri yine ABD’dir. Türkiye yalnızca Sovyetlere değil Osmanlı coğrafyasının ve kendi soydaşlarının bulunduğu Orta Asya ile ilgilenmemiştir. Türkiye yalnız ve yalnız Batı’ya dönmüştür. Türkiye Avrasya coğrafyası ile ilişkiler geliştiremediği gibi ABD’nin güdümünde onlara karşı olan cephede yer almıştır. Türkiye “yardım” adı altında o gün de ipotek altındaydı. Her ne kadar dost ve müttefik görünürlerse görünsünler Batı Türkiye’nin daima istikrarsızlığı için uğraşmıştır. Çünkü güçlü bir Türkiye onların en büyük korkusudur. Güçlü bir Türkiye de bölgede etkin ve aktif politikalar üretebilen bir yapıya sahip olmalıdır. Bunun gerçekleşmemesi için de Türkiye’nin komşularıyla daima sorun yaşaması gerekir. Etnik, dini,siyasi her ne olursa olsun Türkiye yanı başındaki Avrasya coğrafyasının ülkeleriyle işbirliği yoluna gitmemelidir. Amerika maalesef bu hedefinde oldukça büyük başarılar elde etmiştir. Avrasya’nın büyük güçlerinden Rusya ile sorunlarımız her nedense bir türlü bitmemiştir. Şeriat tehlikesi asıl ABD güdümlü gelirken tamamına İran yapıştırılmaya çalışılmış suikastlerde kaybettiğimiz değerli aydınlarımızın arkasında hep İran aranmıştır. Tarihi insan hakları ihlalleri ile şekillenen ABD demokrasiden nasbini almadığı gibi Rusya ve Çin’i bize karşı günah keçisi ilan etmeye çalışarak bizim Avrasya coğrafyası ile ilişki kurmamıza hiçbir şekilde olumlu bakmamaktadır. AB sürecimiz de zaten buna paralel boyutlarda gelişmektedir. Bir Amerikan projesi olan AB’ye girmek için bunca zahmet vermemizin hiçbir anlam ifade etmediğini söylemek istiyorum. Geleceği belli olmayan ve varlığı tamamen bir ütopya olan AB için Türkiye elindeki çok önemli kozları karşılıksız devretmektedir. Bu durum hiçbir siyasi gerekçeyle açıklanamaz. Bunun da ne Atatürk’le ne de çağdaşlaşma ile bir alakası vardır. Çünkü AB’nin de hedefi Türkiye’nin ipotek altında olan politikalarının devamını sağlamak ve olmayacak bir hayale Türkiye’yi kaptırıp en nihayetinde yine Türkiye’nin Avrasya coğrafyasına yüzünün dönmemesini sağlamaktır. Sonuç olarak Türkiye geldiğimiz noktada 60 yıllık bir yanlış yönetimin içindedir. Atatürk’e ve Kemalist Devrime yönelik bu yanlış yönretim sürecini hiç utanmadan sıkılmadan Atatürk’ün hedefi olarak göstermektedirler. Türkiye’nin bu sürede elde ettiği hiçbir siyasi başarı olmadığı gibi Mustafa Kemal’in bizlere bıraktığı bu büyük memleket çöküşe sürüklenmektedir. Elimizdekiler de bir bir kaymaktadır. Türkiye şayet kendine yeniden güçlenme gibi bir ilke koymuşsa önüne Mustafa Kemal döneminden dersler alarak işe başlamalıdır. Sağlıklı bir dış politika yürütebilmek için yeniden Doğusu ve Batısı ile denge içinde olmalıdır. yani yüzünü Avrasya coğrafyasına çevirmelidir. Kendi tarihiyle, kendi kökleriyle, asıl komşularıyla işbirliği sağlamadığı sürece Türkiye’den istikrar beklenmemelidir. Türkiye’nin potansiyel avantajlarını doğru kullanabilmesinin yani yeniden güçlü bir ülke olabilmesinin ön koşulu yine Kemalist Devrim uygulamalarıyla mümkündür. Tam bağımsızlık ve milli egemenlik gibi kavramları kullanmayan bir politika anlayışını uyguladığı sürece Türkiye şu an gündemimizi meşgul eden Ermeni meselesi,Kıbrıs bunalımı, Kürt sorunu ve bir takım iç politik sorunlarla daha yıllarca uğraşmaya mecburudur.Türkiye artık gerçek gücünü göstermelidir. Bu da yeniden 1923’ün ruhuyla mümkündür.
Bu makale hakkında ek bilgi eklemek için buraya tıklayınız
Yazar & Kaynak: Nevzat Erdağ
Eklenme tarihi: 5-12-2007 Okunma: 1555
Ekleyen: nevzat erdağ
|
| Bu Makaleye Verilen Puan: |
Bu makaleye puan verilmemiş.
|
Kullanıcı Yorumları
Bu makaleye yorum gönderilmemiş, ilk yorumu sen gönder !
Yorum Ekle
İlgili Dökümanlar
|
|
|