Anasayfa > Hikayeler > Tatar hamallar
Makaleye verilen puanlar Makaleye verilen puanlar Makaleye verilen puanlar Makaleye verilen puanlar

Tatar hamallar




 

TATAR HAMALLAR

Veya

DİLENCİ KADIN

 

Eser: Abdülmecit Gafurî / Tataristan

Tercüme: Muammer MURAT

 

Tataristan'ın soğuk kış günleri 1917'li yıllar ve bütün dünya ile beraber Rusya'da açlık sefalet kol gezmektedir. Dünya savaşı sonrası bir de yaşanan kıtlık yılları en çok ikinci sınıf halk sayılan Tatarları etkilemektedir Tataristan'da. O yıllara ait birçok roman ve hikâye yazılmıştır. İşte o acı günleri anlatan bir yaşam örneği bu hikâyede kaleme alınmıştır.

    

Yaşadığım şehrin merkezinde büyük bir pazar vardı. Pazarın orta yerinde, her zaman iş bekleyen hamallar bulunurdu. Bu fakir insanlar ekmek parası için sabahtan akşama kadar bir iş çıksa diye dört gözle bekler dururlardı.

Birinin; odun kırma, kar kürüme, yük taşıma gibi işleri olsa hemen pazarda iş bekleyen hamalların yanına gelir ve dilediği birini alıp giderdi.

Burada bekleyen hamalların elinden gelen işleri de zaten odun kırmak, kar kürümek, ağır çöpleri taşımak gibi zor ve pis işlerdi. Aletleri ise balta, kürek ve süpürge gibi araçlardan ibaretti. Onlar bu hünerleri ve bilek güçleriyle karınlarını doyururlardı.

Bu hamalların her günkü vazifeleri sabah erkenden kalkıp, bu yere gelerek iş beklemek, iş olursa çalışmak, iş olmazsa üzüntülü ve düşünceli eve dönmekti.

İşte bugün de hepsi, sabah namazıyla kalkıp aynı yere rızık temin etmek için geldiler ve bugün kışın en soğuk günü. Halk deyimiyle; tükürüğün yere düşmediği çatlatıcı soğuk. Güneşin etrafı henüz doğuşuyla beraber beyaz bir haleyle çevrildi. Güneşin böyle geniş daire ile çevrilmesi sadece şiddetli soğuklarda olduğu için, güneşin kendisi bile buz kütlesi gibi görünüyordu.

Pazara odun ve erzak satmaya getiren köylüler; kaçar gibi atlı kızaklarından[1] yük boşaltmaları, atların koşumlarından sarkan buzları kırmak için sağa sola tepinmeleri, atlardan çıkan terlerin donarak bembeyaz görünmeleri ve burunlarında sığır memesi gibi buzlar sarkması günün pek merhametsiz ve acı soğuk olduğunu göstermeye yetiyordu. Rus evlerinden çıkıp göğe doğru yükselen ve soğuktan upuzun direk gibi şekillenen dumanlar oldukça fazlaydı. Dışardan bakıldığında kara bir orman gibi görünen bu baca dumanları herkesin evinde oturduğunu gösteriyordu. Sokakta görünen ve hızlı yürüyen birkaç kişi ise belli ki çok önemli ihtiyaçları için dışarı çıkmışlardı. Sokaktakiler elleriyle kulaklarını ve yüzlerini ovuşturarak hızlı hızlı yürüyor; evlerine ulaşanlar farenin yuvasına girmesi gibi kapıyı çarparak aniden kayboluyorlardı.

İşte bu soğuk günde iş bulma ümidiyle çıkıp pazardaki yerlerine gelen hamallar, ne zaman iş çıkacak diye ümitsiz ve aceleci bir halde bekliyorlardı. İş beklerken ümitleri de azaldıkça kollarını koynuna sokup ısınmaya elleriyle kulaklarını, yüzlerini ovup dondurmamaya çalışıyorlardı. Bazıları da birbirleriyle güreşmeyi deneyip "haydi ihtiyar kurt" deyip birbirlerine saldırıyorlardı. Ne kadar uğraşsalar ve bütün güçleriyle mukavemet etseler de acımasız soğuk bunlara galip geliyor, iğne gibi milim milim içlerine işliyordu. Evlerinde fare doyurmaya yetecek kadar dahi yiyecekleri bulunmayan bu fakirler; bir iş çıkar mı diye ümit ederek, çocuklara bugünlükte bir kara ekmek götürebilir miyim düşüncesiyle eksi 30 derecelik soğuklara tahammül ediyorlardı.

Hamallar gözleri karla dolup, sakalları ve bıyıkları kaskatı buz tutup ölümün yaklaştığını hissedinceye kadar beklediler. Ne fayda... Bugün de çok azına iş nasip oldu.

İş bulanlar sevinerek işe giderken, kalanlar onların ardından bakıp "ah, ne olurdu bize de bir iş çıksaydı" der gibi boyunları bükük bekleştiler. Kalanlar ne kadar ümitle bekleseler de o gün başka iş olmadı.

Giyimleri birer hırka ile eski şalvardan ibaret olan fakirler, bekleye bekleye son ümitlerini de yitirerek, evinde bir lokma ekmeği olanlar bu günde onunla karın doyururuz diyerek döndüler. Geride çok az hamal kaldı. Sona kalanlar evinde bir lokma kuru ekmeği, bir tutam çayı da kalmayanlardı.

Bütün maksatları 20-30 kuruş kazanarak günlerini yarı aç yarı tok geçirmek olan bu fakirler arasında; kısa bir hırka giyip, beline ip bağlamış biri vardı. Eski parça bezleri ayağına sararak çorap yapıp üstüne çarık giymiş, kısa hırkası altından kızıl çamaşırları görünüyordu. Küreğini koltuğunun altına kıstırıp sağa sola adımlayan Şerif de bu fakir hamallar içinde hâlâ iş nasip olmayan biriydi.

Bu fakir hamallar mahşerinden halini anlatacağımız zat işte bu Şerif Ağa.

Şerif: Bu şehrin yakın bir köyünde doğdu. Çocukluğu'nda mektep-medrese görmeden ve yetim olarak büyüyen Şerif, o günden beri rahat nedir bilmeden fakirlik içinde hayatını sürdürür. Ömrü boyunca hamallıkla karnını doyuran, dünya lezzeti ve rahatı nedir bilmeyen bahtsız bir insan.

Soğukta beklerken iki gözünden ihtiyarsız, kendisinin de fark edemediği gözyaşları akıp sakalına doğru inerek buz tutuyor. Sağa sola adımlayıp kim bilir neler düşünen Şerif hâlâ iş bekliyor.

Bir süre durakladı donmak üzere olan kulaklarını tekrar ovuşturdu ve daldı! Babam bugün ne alıp gelir diye bekleyen iki çocuğunu düşündü. Ne olursa olsun bugün eve yiyecek bir şeyler götürmeye karar verdi.

Şerif'in fakir arkadaşları bu soğuk havaya daha fazla dayanamayıp birer birer eve döndüler, artık kimse kalmamıştı. Zaten bu soğuğa tahammül etmek açlığın son kertesi olmalıydı. Şerif'te çoktan döner, böyle soğuklarda bir dakika beklemezdi. Fakat evde yiyecek hiçbir şey olmadığını, hanım ve çocukların aç, bitkin beklediklerini, mutlaka bir iş bularak birkaç kuruş kazanıp eve yiyecekle dönmesi gerektiğini biliyordu.

Hamalların hepsi evlerine gidince, Şerif çok sevindi "Şimdi yalnız kaldım, nasıl olsa bir iş çıkar" diye düşündüğü esnada bir Rus kadını Şerif'in yanına geldi:

 -‘Gel şu eşyalarımı taşı" dedi. Şerif, derin bir iç çektikten sonra Allah'a şükredip iyi giyimli kadının eşyalarını yanından alıp taşımaya başladı.

     Yolda yürürken bir yandan da tatlı hayallere daldı:

---"Bu kadın on kuruş vermez mi? Eğer 10 kuruş verirse, iki tane ekmek, hem de yanımdaki bir kuruşu da katıp küçük bir çay alıp eve dönerim". Bu düşünceler Şerif'i rahatlatmaya yetti. O eline geçecek on kuruşa neler alabilirim düşüncesiyle yürürken kadının evine geldiler. Eve girip eşyaları elinden bırakınca kadın paltosunu çıkarıp, cüzdanından on iki kuruş alıp Şerife verdi. İşte... Sevinç! işte huzur! On iki kuruşu hiç de beklemiyordu.

Şerif, sevincinden ne yapacağını şaşırarak eve doğru hızla yürümeye başladı. Evine yakın bakkaldan iki ekmek bir kutu kibrit ve küçük bir kutuda çay aldı. Oturdukları ev şehrin dışında olmasına rağmen çok çabuk gelmişti. Eve girerken kapıda karşılayan hanımı, çocuklarına karşı gururlu bir duruşla "İşte babanız evinin ihtiyaçlarını böyle halleder, o iş için çıktıysa boş dönmez" der gibi ekmeği, çayı, kibriti çarçabuk elinden alıp tepsinin üzerine koydu. Kendisi de büyük bir yükten kurtulmuş, üstünden dağ gibi ağırlık kalkmış gibi eski hırkasını üzerinden çıkarıp gömlekle oturdu.

Şerif'in hanımı Bedricemal yine kendisi gibi fakir komşuları arasında Bedriye ya da Bedriş diye çağrılırdı. Bedriye kocası Şerif'e karşı itaatli, olduğu gibi, onunla yaşamaya da alışmıştı. Şerif'in çalışkan olduğuna da inanıyordu.

Bedriye uzun boylu, ince yapılıydı. Gözleri çukurlaşmış, rengi sararmış ve yüzünden ümitsizlik, küskünlük okunan feleğin çemberinden geçmiş bir talihsizdi.   Üzerine giydiği gömleğin iki yakası ak, belden yukarısı kızıl, aşağısı sarımtırak idi. Başına aldığı kırmızı eşarbı da geçen yaz orakta kazandığı parayla almıştı. Başörtüsü ve gömleğiyle alaca giyimli bir hanımdı. Çocuklarından kızı Gülcihan 7 yaşında, oğlu Hüdaverdi ise 4 yaşındaydı.

Gülcihan; gömleği yeni olsa da, eteği yırtık ve tarak olmadığı için dağınık saçlarını iki eliyle düzelterek yalınayak evdeki ocağın başında oturuyordu. Hüdaverdi'nin de pantolonu yok, kapkara bir gömlek giymiş, gömleğin düğmeleri açık kollarını koynuna sokmuş ve başını önüne eğmiş böbürlenerek oturuyordu. Burnundan akan kapkara sümüğü ağzına doğru akıyor, ağzına girecek gibi olunca geri çekip rahatlıyordu. Her düşüşünde başını yere çarpan Hüdaverdi'nin alnında, kanayan yaralarına yapıştırılmış 3-4 kağıt parçası vardı.

Babalarının eve yiyeceklerle döndüğünü görünce açlıktan ağarmış yüzlerinde sevinç; kararıp çukurlaşan gözlerin de hayat eseri belirdi. Koşarak babalarının yanına gelip yiyeceklerin yanına oturdular. Ekmeklere bakıp, ellerine alıp hasretle kokladılar.

     Bedriye: - "Sabredip bekleyin!" Diyerek ekmekleri alıp kenara koydu. Kendisi de semaveri alıp, içine su koyarak ocağın kenarına yerleştirdi. Yeni alınan kibriti açıp, çırayı tutuşturarak semaverin içine attı. O anda Şerif: -"Bu kibriti dikkatli kullan!" Çok çabuk bitiyor biliyorsun, bu zamanda para kazanmak kolay değil, hâlâ yılmadan çalışarak karnımızı zor doyurabiliyoruz, diyerek eve rızk getirenin sadece kendisi olduğunu sezdirdi.

     Bedriye: -Yine de Allah yardım ediyor. Bugün çok soğuk olduğu için iş bulunmaz diye düşünüp aç dursak dahi senin sağ salim eve dönmeni bekliyordum, çok endişelendim.

     Şerif: - Soğuk diye aç da yatamayız ya!..

     Bedriye: - Nasıl oldu da çabuk döndün? Ne iş yaptın?

     Şerif: - (Patron edasıyla) Bugün kar filan yağmadığı için kar kürüme işi çıkmadı. Hava çok soğuk olduğu için odun kırdırmak isteyenler de görünmedi. Bu halde şaşırmış beklerken Allah'ın rahmetiyle bir Rus kadını beklemediğim bir vakitte çıkıp geldi. Onun eşyalarını taşıdım. On kuruş verse yeter diye düşünürken; on iki gümüş kuruş çıkarıp verdi. Bu yiyecekleri de o parayla alıp geldim.

     O esnada Hüdaverdi ocağın yanından koşarak gelip, yalınayak dışarı çıkıp gitti. Dönüp içeri girince;

     Şerif: - "Niye evi soğutuyorsun? Tavşanayağı mı yedin yoksa" diye söylenerek Bedriye'ye döndü: "Çabuk ol semaveri kaynat da çay içip tekrar iş için çıkayım. Belki bir iş daha bulurum. Bahtımız açılmışken evde oturup durmak doğru olmaz" dedi.

     Bedriye: - Bugün çok soğuk tekrar çıkmasan iyi olur.

     Şerif: - Çıkmadan olmaz.  Çıkıp beklemek lazım, evinde boş duranlara kimse ekmek getirip vermez. Bugün çok soğuk deyip sabahleyin çıkmasaydım. Şimdi ne yiyecektik?

     Bedriye: - (Semaver yanına gidip) "Kolay değil, taş semaver sanki ne olduysa hâlâ kaynamadı. Ne kadar daha kömür gerek" deyip söylenerek otururken semaverde kaynamaya başladı. Yeni alınan çayın paketini açıp, eski, kara çaydanlığa çaydan bir miktar koydu. Küçük yırtık sofra bezini serip semaver altlığını da getirip koydu.

     Ailece sofraya çay içmeye oturdular. Bedriye, çavdar ekmeklerinden birini alıp ikiye bölüp yarısını kocasının önüne koydu, diğerini de kendisi aldı. Hepsinin gözü bu iki dilim ekmekteydi. İkinci ekmeği de ortadan bölüp, yarısını ayırdı. Diğer yarısını da Hüdaverdi ile Gülcihan'a bölüştürdü.

     Şerif: "Yeter artık şu yarım ekmeği kaldır. Akşama yiyecek ekmeğimiz kalsın. Bugün başka iş çıkar mı çıkmaz mı belli değil; olursa bayram, olmayınca ramazan yaşamayalım. Azıcık kanaatli yaşayalım" dedi. Hüdaverdi ekmeği eline alınca sevincinden yesem mi, saklasam mı deyip elinde evirip çevirmeye başladı. Benim ekmeğim daha büyük der gibi Gülcihan'a gösterdi. Göz ucuyla da onun ekmeğine bakıyordu.

     Bedriye, bir bardağa çay doldurup Şerif'in önüne koydu. İkinci bardağı da doldurup kendisi içmeye başladı. Ne zamandan beri sakladığı kesme şeker aklına geldi. Koyduğu yerden alıp ikiye böldü, yarısını Şerif'e verdi. Kalan yarısını da ikiye bölüp birini Gülcihan'a, birini Hüdaverdi'ye verdi. Küçücük şekeri alan Hüdaverdi çok sevindi. Yırtık sofra bezinin üzerine koyup, çay sırasının kendisine gelmesini bekledi. Annesine bakıp; -"Anne, ben çayımı bu şekerle içerim tamam mı" diyerek annesine sevinçli bir gülücük attı.

     Şerif, bir ayağını uzatıp ocak başında keyifle terleyerek çay içerken kendisinin aile reisi olduğunu ve sorumluluklarını hatırladı ve sohbet ederken yine bu günkü kazancını bütün detayıyla anlatmaya başladı. Rus kadınının eşyalarını taşıyarak nasıl on iki kuruş kazandığını uzun uzun anlatmaya başladı. Bu sözleriyle evin geçimini temin eden kişi olduğunu da gösteriyordu. Bedriye de kaygısız bütün işler yolunda gidiyor gibi çay içip, kenara ayırdığı ekmeğe bakıp sen bize velinimetsin diye düşünüp, kocasına güzel cevaplar veriyordu.

Gülcihan ekmeğinin yarısını yedi ve yarısını da çayla içerim diye semaverin yanına koydu. Ekmeğin üstünde en değerli katığı olan şekerini yavaşça koyup annesine dönerek: "Bunları da çay sırası bana geldiğinde çayla yerim" dedi. Bir süre semaverin kaynamasını izleyip bekledikten sonra, tekrar anasına dönüp, "Anne bana da çay versene artık" deyince, Bedriye kendi bardağındaki çayı hemen içip Gülcihan'a açık bir çay koyup verdi. İşte Gülcihan'ın isteği de oldu. Şekerini çayına koyup karıştırdıktan sonra, eline ekmeğini de alıp, iştahla yiyip bitirdi. Şimdi sıra Hüdaverdi'ye gelmişti. Annesi ona da açık bir çay koyarak eline verdi. Sofra bezine koyduğu şekerle çayını karıştıran Hüdaverdi çarçabuk içip bitirdi. Koşarak ocak üstüne çıkıp hamam böcekleriyle oynamaya başladı.

 Şerif, yarım ekmeği yiyip bitirdikten sonra, bir parça daha almak için; nereye koydun bir dilim daha ver hele!  dedi. Bedriye, kalan yarım ekmeği kesip vermek için eline alınca, ocak üstünde oynayan Hüdaverdi koşarak annesinin yanına oturdu. Çocuğun gözlerinden ekmek istediği belliydi. Bedriye küçük bir dilim daha kesip Şerif'e verdikten sonra, ekmeğin kalanına bakıp daha küçük bir parça da kesip Hüdaverdi'ye verdi. Hüdaverdi sevinerek koşup yine ocağın üstündeki oyun yerine gitti. Bedriye Gülcihan'ı da mahrum etmeyip bir parça da kesip ona verdi. Kendine de bir lokma aldı. Böylece huzurlu rahat ve kaygısız bir kahvaltıyla günü öğlen ettiler.

Şerif, yeniden toparlanıp işe çıkmak için hazırlanmaya başladı. Çarıklarını eline alıp, eski bezleri çorap niyetine ayağına sardı. Çarıkların altını çevirerek taş gibiymiş der gibi, parmağıyla kontrol edip ayağına giydi. Hırkasını da sırtına giyip eski kızıl örtüyü de boynuna bağladı. Baltasını da koltuğunun altına koyup evden ayrıldı...

Şerif gittikten sonra, Bedriye kalan çayı içip oturduğu sırada komşusu Şahin[2] isimli gencin hanımı Cemile içeri girdi. Cemile'nin kıyafeti, durumunun ağır halde olduğunu, hali dünyanın bitmeyen bütün meşakkat ve sıkıntılarının içinde yaşadığını gösteriyordu.  Benzi sararmış, gözleri ve yanakları çukurlaşmış bir halde, üstüne eski bir gömlek giymiş, başında da yırtılıp eskimiş bir örtü ile çıka geldi. Ayağındaki çarıkların her yanı yırtılmış ve püskül püskül olmuştu.

Onu görenler onunla ilgilenmez, sevmez hatta nefretle bakarlardı. Cemile, çekinerek yere eğilmiş başını hafifçe kaldırdı isteksiz ve gönülsüz bir ses ile "nasılsınız Bedriye abla?" diye bildi.

     Bedriye: -"Hele yaşıyoruz" deyip semaverden bir bardak çay koyup önüne koydu. Kalan bir çeyrek ekmekten de küçük bir parça kesip açlığı yüzünden okunan Cemile'ye verdi. Annesinin elinde ekmek gören Hüdaverdi tekrar koşup geldi.

     Bedriye: -"Git oyna hadi, biraz sonra acıkınca yersin bunu da" deyip geri çevirdi.

     Cemile ekmeği eline almasıyla bir iki lokmada ısırıp bitirdi. Sarı benzine bir parça kan geldi. Şu bir dilim çavdar ekmeğini bile ne zamandır eline almamıştı. Dayanamayacak hale gelince de nereden ağzıma koyacak bir ekmek kırığı bulurum diye çıktığı için bu çavdar ekmeği ve su rengindeki çay, ona dünyanın en lezzetli nimetleri olarak gelmişti. Cemile'yi açlık tüketmişti. O, yokluktan bu hallere düşmüş, yaşama azmi kırılmış, hastalıklı gibi bitkin durumdaydı.

Ekmeği bitince, "bitti... biraz daha yok mu? Der gibi avucunda kalan kırıntıları ve tozlarını yalamaya başladı. Biraz gönlü rahatladı. Açık yapılan bir bardak çayı içti.

Bedriye kendine göre büyük ihsanda bulunmuş, rahat bir yaşantıdaymış gibi de: "Cemile bugün er'in nereye gitti?" dedi. Cemile (gönülsüz, cevap vermek istemeyerek): "O erkenden, bir iş bulurum diye çıkıp gittiydi. Bilmiyorum ne zaman gelir?

Dün de gece yarısı eve gelmişti. İş bulamayınca Paltosunu satıp içkiye vermiş. Neredeydin dedim,  konuşmadı sarhoş... (derin bir iç çekip) Dün de hiçbir şey yemeden yatmıştım. Bu gün de hâlâ ne o geldi, ne de ben bir lokma ekmek bulup yiyebildim. Sabah erkenden çıkıp yollardan çırpı, yonga toplayıp ocağı yakıp evi ısıtmıştım"

Bedriye (kendisi daha bahtiyarmış gibi): -"Çok kötü bir hal, asker gibi tek başına geçinip gitmen çok zor!

Cemile: - Öyle elbette. Ben de senin şalını sormaya gelmiştim. Kalenin öteki tarafında ablamız sayılan Gülnisa var, onların yaşantıları da iyi. Onlara gitmek istiyordum. Hiç olmazsa az-maz bir şeyler sorardım.

Bedriye: - Benim de gidecek yerlerim vardı. Fakat ihtiyaçsa sen al da işin bitince getirirsin artık. Bizimki de az evvel çay içip tekrar işe çıktı. Bugün erkenden iş için çıkıp gitmişti. Bir Rus kadını denk gelmiş! Eşyalarını evine taşıdığı için de 12 kuruş vermiş. Rus olsa da bazıları iyi insan oluyorlar. Hele Allah'a şükür bu arada bütün bütün aç kaldığımız olmadı.

Cemile: - Doğru! Bedriye abla siz çok güzel yaşıyorsunuz. Şu benim kocam gibi biri başınızda olsa ne yapardınız? Kazandığı bir kuruşu da içerek bitiriyor.

Bedriye: - "Elhamdülillah, şeytan fakir, biz zengin" diyerek şalını alıp "temiz bir şalım bile var" derken, kendini de Cemile'den daha bahtiyar, görüyordu: "Sen başına alıp dene bakalım, sana uzun değil mi bu şal" dedi.

     Cemile: - Yok uzun gelmez, Büyük mü öyle? Deyip başına giyip baktı. Tam bana göre yapılmış sanki.

     Bedriye: -Bu şal çok sağlamdır. Her zaman bunu giyerim de eskidiğini görmedim.

Cemile: - Hâlâ yepyeni, ömrümde böyle bir şal giymemiştim, diyerek giderken;

Bedriye: - Cemile çabuk dön tamam mı, ben de çeşmeden su almaya gideceğim.

Cemile: - Çok çabuk dönerim, orda duracak bir işim de yok varıp döneceğim.

Bedriye: - Biçare, çok zor durumda, kocası da çok kötü. Bu genç, güzel kadını böyle aç bırakıp içip gezmekten de utanmıyor. Taşı sıksa suyunu çıkaracak yiğit, bir kadını da doyuramıyor, diye söylenerek semaveri temizleyip koydu sonra da, kapıyı aralayan eşikteki buzları bıçakla kazımaya başladı. İnce ağaçtan yapılmış eşik, kapıyı çektikçe buzların kıstırmasıyla ileriye doğru gitmeye başlamıştı.

Cemile, şalı giydiğine sevinip, arkasından gelip şalını geri alacaklar gibi sarıldı. Kendince içine kalın giymişti, havanın soğukluğunu hissetmeyerek koşarcasına, seke seke tepeye doğru çıkıp gitti.

    

BÖLÜM: 2

Şerif, çay içip ısınınca nasıl bir iş daha bulurum diye düşünceli bir halde hızlı hızlı yürüyordu. Fazla da gitmedi, kısmeti açılmıştı, bir iş daha buldu. Bu sefer odun kırma işine başladı. "Kısmetim bir açılsa açılır gider demişti, hakikaten de öyle oldu. İçinden neler düşüp, Allah'a şükredip ihlâsla işe sarıldı. Özelikle odunların sahibi yanına geldiğinde çalışkanlığını göstermek için daha canlı çalışıyordu. Önceden kırılmış odunları sahibine gösterip, onları çok iri kırmışlar, bu işi bilmeyen oduncularmış diye söyledi. Odun sahibinin bir kere gelip bakması gönlünü coşturuyor, gayret veriyor, daha küçük kırmasına sebep oluyordu. Odun kırdığı kütüğün üstüne oturup, dinlenirken, istikbali temin edilmiş gibi sigarasını içip dumanını salarken şöyle düşünüyordu: "Bu adam 40 kuruş vermez mi acaba? Verir verir. 50 kuruş vermesin de. Bu odun gerçekten de çok fazla iki yüz kilo neredeyse,  yok canım kırk kuruş versin oda yeter.

      Çoktan beri et yememişlerdi. Yirmi kuruşluk et alsam geriye 20 kuruş kalır. 20 kuruşun beş gümüş kuruşunu da tukmaç[3]  yapmak için un alırım. Yine de 15 kuruş kalıyor. Kalan onbeş kuruşa da 5 ekmek alırım..."

     - İşte zenginlik!

     Tekrar işe koyulup bir süre daha çalıştıktan sonra, ikinci dinlenmede bu planı bozup. "Yok canım, eti yirmi kuruşluk almayayım çok olur. On beş kuruşluk da yeter, kalan 5 kuruşa da çay almak lazım" diye yeniden plan yaptı. Bir süre çalıştıktan sonra bu fikirden de vazgeçerek yorgunluğunu hissettiği anda yeni bir plan kurdu. Bu sefer et almayıp; tırnak-bağırsak almak aklına geldi.

Şimdi o eti alıp götürünce pişirip nasıl da oturup yiyecekler? Kendini rızk temin edici olarak gören baba, onlara hem baş hem de velinimet olduğundan yemelerini hayalinden geçirerek lezzet alıyor, eksi 25 derecelik kuru soğukta odun kırıyordu.

Güneş daha batmadan bütün odunları kırıp bitirerek; gayretli bir oduncu olarak işin ücretini bekliyordu. Odunların sahibi kan emen cimri değilmiş; Şerif'in düşündüğü gibi, kırk kuruş verdikten sonra beş kuruş da iyi böldüğü için verdi. Şerif baltasını yine koltuğunun altına kıstırıp bez kesesini çıkararak kırk beş gümüş kuruşu sayıp içine koydu. Zengin biri gibi doğru et pazarına gitti.[4]

Bu kırk beş kuruş onun ihtiyacına tam kâmil manada yetecekti. Bundan fazla olsa onun yeri de yoktu. Öyle olunca fazlasına ihtiyacı da yoktu. Daha fazla olsa manasız gibi geliyordu.

Şerif, ekmek ve çaydan artan 5-10 kuruşa her zaman bir yer bulup mutlaka bir şeyler alırdı. Bir keresinde elinde artıp kalan beş kuruşa ne alacağını bilmeyince, gözüne çarpan güzel bir semaver altlığı almıştı. Şimdi de onun planını şu fazla verilen beş kuruş bozdu. "Bu beş kuruşa ne almalı ki?  Diye yol boyunca düşündü. Para olsa alınacak bir şey bulunur elbet. Şerif'te bu beş kuruşa bir yer buldu.

Bayram olmuşken, tam bayram olsun deyip beş kuruşluk ta şeker almaya karar verdi.

Et pazarına girince, gayet rahat, korkusuz pazarlık yapmaya başladı. Para olduktan sonra neden çekinecek? Gözüne kestirdiği, beğendiği bir yerinden 15 kuruşluk et aldı. Eve dönerken yol üstündeki bakkaldan beş ekmek, çay ve şeker aldıktan sonra da elinde yedi kuruş parası kaldı. Beş kuruşuna un aldı yine iki kuruş arttı. Ne bitmez paraymış!.. O anda Şerif'in eve dönüşünü görseniz... Sanki dünyanın sahibiymiş gibi kucağı dolu olarak çalımla eve doğru yürüdü. Evde akşam yeriz diye sakladıkları bir parça emekleri bile vardı.

İşte Şerif bu sevinç içinde evine girdi. Acaba bir şeyler daha alıp gelir mi? Yoksa boş mu döner, diye bekleyen Bedriye, kocasını elinde erzaklarla döndüğünü görünce, fevkalâde memnun oldu. Elindeki eşyaları alıp birer birer kaldırıp, bakıp yavaşça yerlerine yerleştirdi. Şerif, büyük işler başarmış insanlar gibi içeriye doğru yürüdü. Yavaşça soyunup yerine oturdu.

 -" Semaveri yak hele, oturup bir çay içelim" dedi.

Bedriye artık her işi o anda yerine getirecek elbette. Hemen kalkıp semavere su koyup yaktı. O Gülcihan'la Hüdaverdi'yi göreceksiniz, nasıl sevinçle oynayıp koşuşturuyorlar odada.

Tam bunların sevinçli, hallerinde, Cemile şalı elinde tutarak içeri girdi. Fakat üzüntülü gönülsüz ve endişeli bir halde idi. Özelikle tahta üstünde duran eti ve ekmekleri gördükten sonra üzüntüsü iyice arttı. "Benim kocam da şu Şerif gibi olsa ne rahat yaşardık" diye düşünüp bir iç çekti.

Cemile bu soğuk kış gününde üç kilometreden fazla yeri yaya gidip gelmiş ve yolda yanakları donup kıp kızıl olduğu halde elleri de boş duruyordu.  Kocası Şahin sabah erkenden gitmiş hâlâ dönmemişti.

Cemile; "bize ihtiyaçları için çok gelip gidiyor" derler diye de, mahcup bir halde şalı uzatarak, ocak başında kömürle uğraşan Bedriye'ye bakıp kaldı. Arada bir de tahtaya sıralanan yiyeceklere göz atıp, içi giderek, "işte bahtiyar kişilerin işleri nasılda yolunda gidiyor" diye düşünüyordu.

Bedriye eti yıkayıp tencereye koydu. Cemile'ye bakıp "Gülnisa ablana gidip geldin mi? Niye geç kaldın?" dedi. Cemile; (hafif bir sesle) "Gittim, gitmesine de, evde değillerdi, o kadar oturup bekledim dönmediler" diye bildi.

Bedriye: - Çok kötü olmuş, hâlâ kocan da dönmedi değil mi?

Cemile: - Yok oda dönmedi, o dün de gece yarısı sarhoş halde gelmiş ve hiçbir şey de getirmemişti.

Bedriye: - Semaver içine çöp sokup karıştırıp, kendi kendine "Benim kocam da böyle olsaydı ne yapardım" diye düşündü. Cemile'ye dönüp teselli etmek için: "Bugün belki bir şeyler alıp getirir" dedi.

O anda Şerif, çalışan insanlar gibi dışarı çıkıp gitti. Bedriye, ekmeğin birinden bir dilim kesti: "Bizimki görmesin evinde yersin" deyip Cemile'ye verdi. Cemile de "Allahaısmarladık" deyip çıkıp gitti. Semaver de kaynamaya başladı. Bedriye çayı demleyip, bütün aile çay içmek için oturdular. Eve hazin bir karanlık çöktü. Yanan kandilin yağı bitti. Öyle olsa da karanlık oldu deyip üzülecek halleri yoktu. Zaten her gün karanlık evde oturup,  ocaktan gelen ışıkla yetinmeye alışmışlardı. Karanlıkta oturmak onlar için zor değildi. Bugün sıcak yemek pişirilmesi bütün hasretlerini almış, karanlık kabir suretindeki ev onların gözünde cennet gibi olmuştu. Kazanda kaynayan etlerden ne de güzel kokular geliyordu. Kaynayıp bütün eve dağılan buğular, burunlarından girip, iştahlarını kabartıyordu. Tencereden ve semaverden çıkan buharlar, kapıdan giren soğuk havaya karışınca, evin içini bir de duman aldı. Bedriye bir bardak çay içip, bir kapta hamur yaparak tukmaç kesmeye başladı. Gülcihan, çok keyifli idi. Annesinin yanında oturmuş onun tukmaç kesişini seyrediyordu. Hüdaverdi, ocak yanında ne işler çeviriyordu. Eline aldığı küçük bir çubuğun ucunu yakıp sağa sola sallayarak; "baksana Gülcihan, Gülcihan buraya bak ne yapıyorum" diye bağırıyordu.

Şerif, oturduğu yerden doğrulup ocaktaki ateşe bakarak kızmadan: "Hüdaverdi oğlum uslu dur! Kıvılcım gelir üstüne, yanarsın" dedi. Gülcihan dikkatle izlediği annesinden biraz hamur istedi, küçük bir hamur parçasını alıp peksimet gibi yaparak ocağın közüne koydu. Onu gören Hüdaverdi ben de öyle isterim diye annesinden hamur istemeye başladı. Annesi hiç kızmadan Hüdaverdi'ye de küçük bir hamur verdi. Ablası onun hamurunu da aynı şekilde açıp pişmeye koydu.

Şerif, baba olduğuna göre bunları sadece yattığı yerden seyrediyordu. Nihayet yemekte pişti. Bekledikleri güzel an gelip çattı. Bedriye eti tencereden alıp, et suyuna tukmacı salıp pişirdi. Yemeği eski bir tabağa koyup getirdi. Elinde bıçakla oturup bekleyen Şerif'in önüne çay içtikleri sofra bezini getirip serdi. Yemek tabağını getirip sofraya koyup kenarlarına kaşıkları dizdi. Gülcihan, büyük olduğu için annesiyle beraber aynı tabaktan yerken, Hüdaverdi'ye ise küçük bir tabakla yemeğini önüne koydular.

Nasıl da şapırdatıp yiyorlar. Kaşık sesleri bir an durmadan tukmaçı yiyip bitirdiler. Bedriye, tabak içine etleri koyup velinimetinin önüne getirip koydu.

Şerif bıçağı eline alıp etleri doğramaya başlayınca, hepsi onun elini gözlemeye başladı. Onun her bir hareketini izliyor bıçaktan kesilip düşen her parça ete bakıp duruyorlardı.

Gözleri küçülüp, kolları yanına düşen Gülcihan ile Hüdaverdi'ye birer parçasını kesip verdi. Açılan gözleri parlamaya başladı. Özellikle Hüdaverdi ne yapacağını şaşırdı. Eti sıkıca tutup kenarından ısırdı. İkisi de etleri yiyip bitirdiler. Bekleyip durdukları sevinç geçip gitmiş gibi, karınları doyduktan sonra iştah ve heyecanları da söndü. Öyle olsa da damak doydu. Başka ne olsun şeklinde, kaşıklarını yalayıp kalktılar.

"Haydi, yatın uyuyun bakalım, bugün Kadir Gecesi değil herhalde" deyip dışarı çıkıp gitti Şerif.

Bunların dördüne bir küçük minder, eski bir kızıl yorgandan başka örtünecek bir şeyleri de yoktu. Yatma meselesi için bilmeyen birisi, o örtülerle nasıl yetiniyorlar diye şaşırır.

Bunlar fakir oldukları için, kuru tahtada yatmayı öğrendiklerinden bu sergiler üzerinde yatmak hiç zor değildi. Her zaman olduğu gibi, mindere Şerif ile Bedriye başlarını koyup, yorgana sarılıp yattılar.

Gülcihan ile Hüdaverdi'ye ocak başında yatacakları yer hazırlandı. Bedriye onların altına eski bezleri yığıp koydu, başlarına kendi şalını yastık yaptı. Üstlerine Şerif'in hırkasını örtüverdi. Fakirler, nasıl mümkün olsa o şekilde yatıyorlar ama yinede çabucak uyudular. Gece yarısı geçince, ev soğumaya başladı. Hüdaverdi sızlanıp uyandı. Bedriye onu işitip, hiç üşenmeden gidip üstünü örttü. Hüdaverdi kurbağa gibi yüzüstü yatıyordu.

     Bugün ve gecesi yaşadıkları nadir güzel günlerden biriydi. Ertesi gün için de kaygıları yoktu. Ekmekleri ve çayları vardı. Bu fakirlerin, karınlarının etle doyduğu bugün en rahat en huzurlu en güzel günleriydi. Fakirlere doyana kadar yemek içmek çok az mümkün olurdu.

     Bu gün fevkalade saadetli geçen günler arasında sayılırdı.

     Ama Cemile öylemi? O bugün en ağır ve en sıkıntılı gününü yaşadı. Bedriye'nin verdiği bir dilim çavdar ekmeği ile karnını doyurup uzun, karanlık ve korkulu kış gecesine yalnız başına girmişti. Korkudan sabaha kadar uyumadan oturdu. Karanlıkta aklına gelen şeylerden de korkup, yalnız kaldığı odada ağlıyor ve soğuk evde titriyordu. O böyle hayal dünyasında gezerken, tan ağarırken Şahin'in şarkı seslerini işitti. Onun dönüşü Cemile'yi neşelendirmemiş ona olan sevgisi ve özlemi nefrete dönüştüğünden aksine kaygılandırmıştı. Şahin eve girer girmez, söve saya yürürken bir sağa, bir sola yalpalıyordu. Odanın ortasına doğru boyluca yıkılıp düştü. Cemile'ye sövüyor, ona yemek yapmasını buyurup: "Ben seni ne için aldım?" diyor. Arada bir şarkı söyleyerek tekrar kızıyor: "Sen benim başıma bela oldun" diyordu.

     Cemile, Şahin'e kızacak yerde, hiç günahsız Cemile'ye, kocası kızıp hakaretler ediyor, küfürler savuruyordu. Yiyecek hiçbir şey almadığı gibi kazandığı üç beş kuruşu da içip bitirmesinin öcünü Cemile'den alacaktı. Cemile, karşı bir söz söylese,  onu fırsat bilip dövecek, belki de evden kovup sokağa atacaktı.

     Söve söylene düştüğü yerde uyuyup kaldı. Cemile'nin gözüne bir dirhem uyku girmedi, hâlâ düşünüyor bitmeyen gözyaşlarını son katresine kadar akıtıp ağlıyordu.

     Bir süre sonra Şahin uyandı, tekrar sövmeye başladı. Bir bardak su getir diye bağırdı. Kabir gibi dar evleri, ağır kokusundan insan oturamayacak bir halde idi.

Fakirlerin hayatlarının lezzetini görüyor musun?..

    

BÖLÜM -3-

Şerif, çocuklarıyla beraber etli yemeği yiyip, tatlı uykuya dalıp gitmişlerdi. Bedriye, tan ağarmadan kalkıp koşup dışarıya baktı, bugün de kar yağmadı mı? diye bakıp içeri girdi. Çünkü her gün bu vakitlerde çıkıp kar yağdı mı, yağmadı mı kontrol ederlerdi. Kar yağmış olsa namazdan sonra çarçabuk yiyip içip, kar kürüme işine giderlerdi.

Bedriye eve girip, "Yok, bugün de kar yağmamış" diyerek hiç üzüntü duymadan yatağına geri yattı. Üzülmek için sebep de yoktu. Gece çok güzel yiyip içtikten başka, bugün için de yiyecek ekmekleri, içecek çayları vardı. Yiyecek bu kadar rızk olduğu günlerde, fakirler hiç endişe etmezlerdi.

Bedriye biraz daha yattıktan sonra, kalkıp kazandan bir tas su alıp yüzünü yıkadı. Semavere su koyup hazırladı. Şerif uyanıp, içi rahat, keyfi yerinde ve dertsiz, tasasız esneye esneye, yavaşça çarıklarını giymeye başladı. Dışarı çıkıp, baktı: "Aman ya Rabbi bugün de çok soğuk. Nasıl kötü bir gün, niye bu aralarda kar yağmıyor ki" deyip yine aynı rahatlıkla gelip ocak başına oturdu. Çarıklarını çıkarıp sigarasını yaktı.

Bu arada semaverde kaynamaya başladı. Hanımıyla oturup çay içip kalan lokmalarla kahvaltı yaptılar. Gülcihan ile Hüdaverdi dün iyice karınlarını doyurup yattıklarından bugün tatlı uykularından daha geç kalkabildiler. Babaları çayını içip bitirdiği sırada çocuklarda kalkıp, gece hamurlardan yapıp ocağa koydukları peksimetlerini külden çıkarıp yediler.

Şerif, her gün olduğu gibi pazardaki hamallar meydanına gitmek için giyinmeye başladı. Hava çok soğuk olduğu için Bedriye'nin ince yün şalını da içinden sarıverdi. Allah'a tevekkül edip, baltasını koltuğunun altına kıstırıp, hızlı adımlarla yürüyerek pazardaki hamallar arasına karıştı. Pazarda her gün aynı yerde toplanan hamallar birbirlerini tanıdıkları için: "Birbirleri hakkında dün ne iş yaptı? İş bulabildi mi? Ne kadar para kazandı?" gibi suallerle her gün yaptıkları gibi önceki günün hallerini konuşmaya başladılar.

Diğer hamalların çoğu dün bir kuruş kazanmadan evlerine döndükleri için Şerif'in hiç beklenmedik şekilde aynı gün 60 kuruşa yakın para kazanmasına çok şaşırdılar. Bunu olağanüstü bir şeymiş gibi görüp birbirlerine bakarak: "İşte gördünüz mü sabrın sonunu!" dediler.

     Şerif'te kendisinin talihli bir kişi olduğunu göstermek ister gibi: "Ben bu işte şaşılacak bir taraf görmüyorum, nasip düşünülmeyen yerden çıkar gelir. Ne kadar desen de şehir yeri başkadır. Köyde bir bereket olsa; şehirde kırk bereket vardır derler" diyerek kazancının sabır ve çalışkanlığının bir sonucu olduğunu vurguladı.

     Bu fakirler kendilerinin çalışmaları ve geçimleri hakkında saatlerce konuşurlardı. Fakat hava çok soğuk olduğu için öyle kafa kafaya verip saatlerce konuşmanın imkânı yoktu. Arada bir kulaklarını ovalayıp ısıtınca, donan yanaklarını ısıtmaları gerekliydi.

     Bu hamalların yüzleri zaten donmuş ve kurumuş yapraklar gibiydi. Yine de soğukların devam etmesinden, bu arada kar yağmamasından şikâyet edip duruyorlardı. Bazıları aç geceledikleri, bazıları hanımlarının ev temizliğine giderek kazandıkları paralarla birkaç lokma bir şeyler yiyip karın doyurduklarını söylüyorlardı.

Bu soğuklarda çalgısız dans ediyor gibi titreyip duran fakirler arasına, odun kırma işi var diyen bir kişi geldi. Ana tavuğun etrafında toplanan civcivler gibi, hepsi de bu adamın etrafını çevirdiler. Adam, bir 200 kg. odunu kırmak için, 20 kuruş veriyordu. Bu fiyata bile birçoğu "ben gelirim, ben kırarım" diye öne atılıp kabul ettikleri için, diğerlerinin bu fiyata çalışmayız demelerine karşılık daha fazla fiyat artırmıyordu. Hamallar bu ücrette anlaşamayıp kendi aralarında kavga edecek hale geldiler. Kimisi şu kadardan, kimi bu kadardan da "aşağıya gitmeyin! Pazarı düşürmeyin!" diye bağrışmaya başladılar.

Her yerde başkalarına zarar veren oyunbozanlar olduğu gibi, bunlar arasında da birisi "Ben gelirim, sizin birinize de gerek yok! Ben kendim kırarım" deyip çok ucuza da olsa, adamın arkasından yürüyüp gitti. Kalanlardan bazıları ona kızıp sövüp saydılar, biraz daha bekledikten sonra, bugün iş çıkmayacak gibi düşünerek bazıları caddelere dağılıp iş aramaya gittiler.

Bunlardan da bazıları hiçbir iş bulamadan çaresiz yorgun tekrar meydana döndüler. Bizim Şerif: "En sona kalsam dünkü gibi bir iş çıkar belki" deyip burada kalmıştı.

Cemile, sabaha kadar uyumamış, kocasıyla tartıştıktan sonra bir kenarda oturuyor, kocası Şahin'de odanın ortasında yatıyordu. Cemile'nin elinden bir iş gelmediği için ne yapacağını bilmeden karın doyurma çarelerini düşünürken güneş de çıktı. Cemile için, güneşin doğmasının, batmasının, hatta ömrünün geçmesinin hiç de ehemmiyeti yoktu. Onun en büyük derdi, hayatını devam ettirmek yani karnını doyurma ve ekmek meselesiydi. Şahin, güneşin doğmasıyla kalkıp giyinip, hiç konuşmadan pencere önünde bir süre oturup, kim bilir, neler düşünerek hiç bir şey söylemeden çıkıp gitti. Dıştan neler düşündüğü hiç anlaşılmayan Şahin, şu fikirdeydi: "Artık bu kadını terk edip gitmek gerek, kendi hayatını kendisi nasıl isterse yaşasın. Benim onunla hiçbir işim de yok" Anlaşılan, Şahin bekar zamanlarında nerede akşam, orda sabah gezip yaşamasını özlemeye başlamıştı. "Niye sanki bu kadını aldım? Bundan nasıl kurtulsam ki? Bundan kurtulsam benim için çok iyi olacak" deyip kendi kendine düşünüyordu. Şahin'in genç ve güzel karısını hiç düşünmeden terk edip gitmesine şaşırmayın. Cemile gibi, 16 yaşında gelin olup 1 yıl evlilik yaşadıktan sonra kocası terk edip giden genç yaşlarında sokaklarda yalnız kalan Tatarlar arasında nice kızlar vardı.

     Şahin'in Cemile'yi terk edip gitmesi, Cemile'nin aç, daracık, soğuk evde yalnız başına kalması sadece bizim için hayret vericidir. Şahin gibiler nerede olsa da, nereye gitseler de ikinci bir Cemile bulup alırlar. Gidecekleri vakit yüzüstü bırakıp terk edip giderler. Onun için bunların haline şaşılmaz!...

 

BÖLÜM -4-

Şerif burada, uzun süre beklemesine rağmen hiçbir iş çıkmadı. Hiç olmazsa dünkü kadın denk gelir mi diye ümitlenmişti. Bekledi, bekledi bütün ümitleri tükenince eve döneyi düşündü. Kısmetinin açık olduğu önceki gün elleri dolu olarak eve döndüğünden, bugün eli kolu boş eve dönmek pek zoruna gidiyordu. Ağır gelse de ne yapabilirdi? Dün olduğu gibi kısmeti açılmıyordu. Dünyada her türlü haller mümkün, "niçin bugün de önceki gibi iş olmuyor" diyecek halimiz yok deyip üzgün, düşünceli ve isteksiz eve doğru yöneldi. Hiçbir şey almadan eve gitmeyi hoş görmeyip, yeni inşaatlar etrafından tahta parçaları toplayıp eve geldi. Evin işlerini düzenleyip, başka neler alıp döner diye bekleyip duran Bedriye, Şerif'in kuru tahtalarla döndüğünü görünce biraz üzülmüş gibiydi. Öyle olsa da, koynunda bir şeyler vardır diye bekledi. Oradan da bir şey çıkmayınca bugünkü nasiplerinin bunlardan ibaret olduğunu anladı.

Gülcihan ile Hüdaverdi de babalarının hiçbir şey almadığını görünce sessizce durup kaldılar. Hepsi de: "Şimdi yapacak bir şey yok, beklediğin nasip çıkmayınca ne yapılabilir ki" diye söylediler.

İş bulamayınca yapacak başka bir şeyleri de olmayan fakirlerin adetleri, çay pişirip içmekti.

Şerif; huzursuz, düşünceli bir saat kadar bekledikten sonra Bedriye'den semavere çay koymasını istedi.

Semaver kaynadı... O zaten hazır duran bir şeydi çayın yanına gelip oturdular. Dünden beklettikleri artık ekmek parçalarını getirip koydu Bedriye, parça ekmekleri herkesin durumuna göre adil bir şekilde paylaştırdı. Şerif her zaman olduğu gibi diğerlerinden bir dilim fazla aldı. Çayları ve ekmekleri yetti, yetmedi... Gönülsüz bir şekilde çay içtikten sonra, Şerif daha fazla dayanamayıp tekrar iş için çıkıp gitti. İş aramak için çıkmak ağır değil, iş bulmak zordu. Onun için ne kadar yürüse, araştırsa da iş yoktu. Sakal ve bıyıklarının donduğunu hissetti.

Nihayet gece oldu. Dün bu vakitler ne kadar rahat idi. Tencerede etler kaynıyor, semaver de çay hazırlanıyordu. O tatlı gece her birisinin gönlünden geçti. Bu gece ise aç yatılacaktı, başka bir çare de yoktu. Evde hiç kömür de kalmadığından, camlar buz tutmuş, buzlanan kapı arasından rüzgâr üfleyip duruyordu. Dün kazan kaynadığı için sadece et kokulu buharlar hissediliyordu.

Şerif, hiç konuşmadan hareketsiz, ne yeriz diye düşünürken, Bedriye yemek için hazırlanmaya başladı. Dünkü tukmaçtan biraz un kalmış onunla un çorbası yapıyor, bunu görünce, diğerlerinin yüzünde sevinç belirdi. Oturdukları yerden böylece baktılar, bu çorba lezzetsiz olsa da içip ısındılar. Şerif ile Bedriye'nin gözleri havadaydı, biraz bulut görünse; Hz. İsa (a.s)'ın havarilerine gökten inen Maide (nimet sofrası)[5]  gibi görünüp, sevinirler, bulutlar dağılıp gitse üzülüp hasret çekerlerdi.

Çünkü bulutlar kararıp kar yağmaya başlasa, ertesi gün iş bulunacağında zerre kadar şüphe kalmazdı.

Şahin evinden çıkıp gittikten sora, Cemile de akşama kadar hiçbir şey yemeden bütün günü oruçlu geçirdi. Belki, akşam kocam bir şeyler alır gelir diye dört gözle beklese de yiyecek getiren nerede!... Şahin kendisi de dönmedi. Şaşkın bir halde, Bedriye'lerin yanına girip oturup kaldı. Bugün onlarda da rahatlık olmadığını anladı. Onlar da az bir undan çorba yapıp içmişlerdi. Onlar Cemile'den daha fazla kaygılı bir şekilde birbirlerine bakıp, benizleri soluk oturuyorlardı. Cemile ne yapsın şimdi kime gidip de aç olduğunu söylesin, kimden zerre kadar yardım istesin. Orada rahatlık bulamayınca kendi evine dönüp oturdu. Ne kadar kötü bir ev! Eğer burada Cemile gibi çaresiz, talihsiz kişiler de durmasa ev diye kimse oturmaz. Cemile'nin kabir gibi evinde ısınmak için odun da yok sadece topladığı tahta parçaları vardı. Bugün çok soğuk olduğundan çöp, yonga toplamaya da çıkamadığı için soğuk evde oturmaya mecburdu. Gece olup, karanlık bastığından beri, oturmuş Şahin'i bekliyordu. Onun hanımı olduğuna göre her şeyi ondan ümit ederek, böylece dönüşünü bekleyip saatleri sayıyordu.

Gece yarısına kadar beklese de Şahin dönmedi. Yatıp uyumak istedi, fakat hem aç, hem yapayalnız olduğu için gözünü güçlükle yumuyor ancak bir türlü uykuya dalamıyordu. Gözünü her yumduğunda gözü önünde pırıltılar uçuşuyor, ekmek suretleri gözünde canlanıyordu. Dışarıda esen rüzgârın sesi, açlıktan ağlayan çocuk sesini hatırlatıyordu. Rüzgârda bir şeyden şikâyetçiymiş gibi sertleşip, dünyanın fani olduğunu gösteriyordu. Gönüllere korkulu şeylerin suretlerini hatırlatıyordu.

Bu tür korkular içinde ocak başında uzanırken uyuyup kaldı. Rüyasında da aynı korkunç kâbusları gördü. Tan ağarırken uyandı. Şahin dün sabah çıkıp gittikten sonra bir daha dönmedi.

Bu gece de Şerif ile Bedriye kar yağmadı mı diye kaç defa dışarı çıkıp baktılar. Yok! Yok! Hâlâ yok...

Sabah erkenden kalkıp, semaveri kaynatıp son çaylarını da demleyerek sade çay içtiler. Çayını içen Şerif, giyinip iş için çıkıp gitti. Hamallar arasındaki yerini aldı.

Bugün de çok kötü başladı, vakit öğleni geçmesine rağmen hala çalışacak bir iş bulamadı. Evden eve yürüyerek iş bulmaya çalıştı. Böyle sorup araştırmaktan da ikinci bir fikir aklına geldi. Bu fikir insanoğlunun en ağır derecede aklına gelebilecek, en bayağı fikirdi.

Bu fikir: İş sormak için girdiği kapılardan iş yok denirse; dilenip, bir dilim kuru ekmek sormaktı. Bunlarla evde bekleyen açları doyurmayı düşündü. Buna rağmen dilencilik yapmaya gönlü razı olmuyor, vicdanı bu işi yaptırmıyordu.

Dünya bu! Senin vicdanın ne yapabilir ki, o seni de vicdanını da dinler mi? Şerif bir eve girip, "Yapılacak bir iş yok mu?" diye sorunca, "yok" diye cevap aldı, dönüp gitmeyip, orada durup kaldı.

     - İş yok dedim ya, deyince, Şerif kısık bir sesle : "öyle ise"...

     - Ne demek öyle ise?

     - Çocuklarım aç yatıyorlar...

     Ev sahibi Şerif'in haline acıyıp 2 gümüş kuruş sadaka verdi. Şerif: "Şükür, bu da bir nasip, biraz daha olur mu ki?" deyip başka kapılara da girerek önce iş sorup yok denilse sadaka isteyerek birkaç kuruş ve birkaç parça ekmek topladı.

     Böylece Şerif, bugünden başlayarak fakirler sınıfının en altı olan, dilenciler zümresine girdi. Bir ayıp başlanınca gidiyor, onu tanıyan kimse yok. Kimden bir iş bulsun? Açlıktan ölsün mü? "Zaten dilenciler nereden çıkıyor, insan niçin böyle hali kabul etsin, kendine dilenci dedirtsin?" bunu anlamak lazım fakirlik, işsizlik bu hale düşürüp en sonunda dilencileri ortaya çıkarır.

     Şerif'in eve getirdiği ekmeklerin evlerden istenerek toplandığını Bedriye anladı. Onlar fakir oldukları için en aşağı dereceden gelen rızıkları da çok ağırlarına gitmeden kabul etmeye başladılar. İlk defa mecbur kalarak topladığı sadaka ekmeklerini ev halkına yedirdi.

 

     BÖLÜM -5-

     Açlık Cemile'yi iyice zayıflatmış, güzel olmasına rağmen gözleri çukura inmiş, göz kenarları morarmış güzelliği gitmeye başlamıştı. Özellikle iki gündür döktüğü gözyaşları, ağzından çıkan ahları, benzini soldurmuş, neşeli ve canlı halini bitirmişti. Artık başka bir Cemile idi. Bugün şaşkın, çaresizdi. Diğer mahalledeki Gülnisa ablasına gitmeyi planladı. Bir müddet daha düşünüp, Bedriye'nin şalını isteyerek, onunla gitmeye karar verdi. İhtimal oraya gidince bir defa daha olsa karnım doyar, bütün hasretlerim biter diye düşündü. Hemen arkasından başka bir fikir aklına geldi: "Dur bakalım, bir yerde kendime iş bulamaz mıyım?" diye düşündü. Fakat kime gidip ne iş isteyecekti? Ev temizliği, çamaşır yıkama gibi iş bulunabilirdi ama bunun yolunu da bilmiyordu.

     Ruslar'a gitse, bir kelimede Rusça bilmiyor, biraz Rusça bilse de zengin Ruslar'ın zaten hizmetçileri vardır. Bu şehrin, Rusça bilen, fakir kadınlarının yarıya yakını Ruslar'a ve Yahudiler'e hizmetçi olarak çalışıyorlar denilebilir. Fakat bunlar, uzun süredir şehirde yaşamış, bu işlerin de usulünü bilen kadınlardı.

     Cemile şu daracık fikrine türlü planlar sığdırıp hiçbirine de yol bulamayınca ilk düşündüğü plana geri döndü. Sonucu nasıl olursa olsun deyip, tanıdık ablasına gitmek için Bedriye'den şalını istemeye karar verdi. Geçen yıl kendisinin diktiği eteği giyindi. Genç kızlığından kalan eski çarıklarını da giyerek Bedriye'lere gitti.

     Bedriye: "Kocan döndü mü?" diye sorunca gönlü dolup taşıp, ayakta kalacak gücünü kaybedip yere oturdu. Zaten akacak gibi duran gözyaşlarını hıçkıra hıçkıra boşalttı. Gayri ihtiyari akan bu gözyaşları açlık ve hasret eseri olarak ta gönlünün derinliklerinden geliyordu. Yürek parçalayan hıçkırıkları, halini bilen herkesin vicdanını sızlatırdı. Bedriye'de sorduğuna pişman, onunla beraber oturup ağlamaya başladı. Bedriye açlık, fakirlik yönünden Cemile'nin en yakın dostuydu. Bunun için birbirlerinin dertlerini paylaşıyor, yardımlaşmak istiyordu. Birbirlerine bir şeyler söylemek istiyorlar, fakat kocalarında hal olmadığı için söyleyecek sözlerini de söyleyemiyorlardı.

     Cemile'nin hasretini yalnız bu gözyaşları bastırabiliyordu. Hiç ilgilenen tanıdığı olmasa da, Cemile de insan evladıydı. Gözünden akan yaşlar, ağzından çıkan ahlar gönlünden kopup gidiyordu. Ne yapmalıydı? Cemile isteyerek fakir olmamıştı, isteyerek sahipsiz ve aç kalmamıştı her birinin sebepleri vardı.

     O, bugün açlıktan iyice halsiz düşmüştü, Bedriye'nin sözüne karşı cevap da vermedi. Sadece Bedriye onun halini anlıyordu. Onun için Bedriye'ye bakıp, "İşte derdimi sadece sen anladın!" der gibi oturup ağladı.

     Cemile rahatlayıncaya kadar ağlayıp, biraz gönlü ferahlayınca, halini şikâyet ediyormuş gibi hissedince de durdu. Aziz gözlerim, dinlenin artık! der gibi gömleğinin kollarıyla gözyaşlarını sildi.

     Gözlerini silse de hâlâ yanakları üstünde boncuk boncuk gözyaşları vardı. Biri gelip de: "Ey biçare Cemile!" dese gözyaşlarını yine tutamayacaktı. Ağlaması, dinince "of of" diye iç çekti. Bedriye'ye dönüp, bir şey de söyleyemeden kaldı. Bedriye yumuşak şefkatli bir sesle:

     - Demek hâlâ dönmedi? dedi.

     Cemile, gözyaşlarıyla beraber "dönmedi" sözünü iki dudağı arasından güçlükle çıkarabildi.

     Bedriye: Gencecik delikanlı, taşı sıksa suyunu çıkarır, çalışıp beraber yaşasaydınız ne olurdu. Şu gencecik kızı terk edip de, başıboş dolaşıncaya kadar?

     Cemile: - Öyle Bedriye abla, o böyle bir şeyi düşünmüyor gibiydi. Dün gece boyunca korkudan, düşünceden uyuyamadım.

     Bedriye: - Öyle yalnız yatacağına bize gelip de yatsaydın. Bizim ocak başı fena değil, Gülcihan'la beraber yatardınız.

     Cemile: - Bunu kendim de düşündüm, bizim ki dönüp de beni evde bulamayınca, neler düşünür, neler çıkarır diye korktum.

     Bedriye: - Ya şimdi ne yapmak istiyorsun.

     Cemile: - Bilmiyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Ben senin şalını istemeye gelmiştim. Diğer mahalledeki yakınımız olan Gülnisa ablaya tekrar gitmeyi düşünüyorum.

     Bedriye: - İstiyorsan al tabii... Ben de bugün bir iş araştırsam mı diye düşünüyordum.

     Yalnız erkeklerden ekmek bekleyemeyiz. Şerif de iki gündür akşamlara kadar iş arıyor, bir iş de bulamıyor. Bugün de erkenden gitti. Bir iş bulsa iyi, ama hiç ümidim de kalmadı. Bu ara hiç kar da yağmıyor. Çocuklar aç, gece de azıcık un çorbası yapıp içtik. Hâlâ da bir lokma yedikleri yok. (Şalını alıp verdi.) İyi git de gel bakalım, inşallah evde olurlar.

     Cemile (şalı başına alıp): - Bugün evdedirler. Onlar erkenden kalkarlar. Beyi at arabasıyla şehirde yolcu ve eşya taşıyor, iyi de para kazanıyordu.

     Bedriye: - O taraflarda bize de iş bulunmaz mı ki? Dönmeden bir araştır, tamam mı ikimiz beraber gidip çalışırız. İşin kötüsü olmaz, ne iş olsa yaparız.

     Cemile: - Ben de daha çok bunun için gidiyorum, belki oralarda bir iş bulabilirim.

Bedriye: - Öyleyse çok iyi, haydi oyalanma ve çabuk dön. Bir iş verirlerse gelip haber ver, geri dönüp çalışırsın. Bizim ki bugünlerde iş bulamazsa, ben de bir iş bulmalıyım. Para gelecek başka bir yerimiz yok ya.

Cemile:- Şimdilik Allahaısmarladık, diyerek evden uzaklaştı.

Cemile, yol boyunca hiçbir şeye dikkat etmeden, rüzgârdan yüzünü saklayarak, hızlı hızlı yürüyerek gidiyordu. Bir süre yürüdükten sonra çarığının bağı çözülünce bağlamak için durdu. Bir yandan donmuş yüzünü rüzgârdan korumaya çalışıyor, diğer yandan üşümüş elleri ile çözülen bağını bir türlü bağlayamıyordu. Yol kenarında onunla uğraşırken bir atlı kızak yoldan geçerken Cemile'ye çarpıp karların içine yuvarladı. Arkasına dönüp: "Niye yol üstünde duruyorsun!" diye bağırıp söve saya uzaklaştı.

Zaten hayattan bezmiş Cemile'nin iki gözünden yaşlar boşanmaya başladı. Kuzeyden gelen keskin ve soğuk rüzgâr iğne gibi içine işliyor, fakat yoksul kadın sabrediyordu. Böyle yüzüne doğru akan gözyaşlarıyla beraber yakın ablalarının evine gelip kavuştu. İzinsiz, sorgusuz içeri girdi.

Ablası olan kadın, Cemile'yi görünce, dilenci olduğunu zannetti.

- Bitmez, tükenmez dilencilerden bıktım, burada onlar için hazırlanıp koyulmuş bir şeyler var sanki diye söylenerek bir tas çorba getirip ortaya koyduğunda, Cemile tanışmak için elini uzattı.

Gülnisa ablası, elini vermeyince eli kısa bir süre havada kaldı. Diğeri istemeyerek elini tuttu soğuk bir yüz, gönülsüz bir ifadeyle:

- Sizi tanıyamadım, bir yerden hatırlar gibiyim ama sen kimin kızısın?

Cemile: - Ben sizin köyden Nuriye'nin kızıyım. Ben sizi hiç unutmadım. Köyde annem her zaman sizden bahsederdi.

Gülnisa: - Ha öyle mi? Tanıyamadım seni, ne kadar değişmişsin. Bizden bir isteğin mi vardı?

Cemile: - Yok, sizi görmek için gelmiştim. Hem de kendime bir iş arıyordum.

Gülnisa: - Biz de ne işi olsun? Adam çalıştıracak kadar zengin değiliz ki, başka bir isteğin var mıydı?

Cemile: - (Ne yapacağını bilmeden donup kaldı, gönlü kırıldı) Size çaresiz kaldığım için gelmiştim. Bugünlerde çok kötü haldeyim, daha bir yıllık evli kocam da terk edip gitti.

Gülnisa: - Kocana güzel hizmet etmemişsindir. Adam niye terk edip gitsin? Erkeğine iyi hizmet etmek gerekliydi.

Cemile: - O, hizmetin kadrini bilen insan değildi. Her gün kazandığı ile içip gece eve dönüyordu. Bizim aramızda terk edecek bir problem çıkmadı. Tek mesele işsizlik. Aç yaşıyorduk, o beni doyurmanın zorluğundan kaçmıştır.

Gülnisa: - Senin de kusurun vardır. Erkekler boş yere evini terk edip gitmezler. Erkek yerine göre içer de gelir. Bu zamanda genç kızlar yiyip, içip boş oturmayı seviyorlar.

Cemile: - Yok, yok benim hiç kusurum yok, inan ki abla.

Gülnisa: - Şu sedire otur da bekle biraz, deyip mutfağa doğru gitti.

Cemile'nin yakını bu kadın; kendini meziyetli gören kocasını avucuna almış, nasıl isterse öyle çalıştıran biriydi. Mutfağa gittiğinde gönlünden;

- Biraz beklesin, bir içimlik çay, biraz da çorbalık un verir gönderirim. "Kocalarına hizmet etmeyi bilmiyorlar da sadece erkeğin sırtından geçinmeyi düşünüyorlar" diye düşündü.

Cemile, burada yalnız başına biraz oturdu, mutfaktaki yiyecekleri göz ucuyla süzdü. Ömründe gördüğü en lezzetli yiyeceklere içi gitti.

"Dünyada ne kadar rahat yaşayanlar var" diye Gülnisa ablasının basit evini padişahların sarayı gibi gördü. Özellikle ocak kenarında duran patatesli, kıymalı börekler Cemile'nin dikkatini çekti. Gayri ihtiyari tavadaki börek kırıntılarını alıp yemeye uzandı.

O sırada Gülnisa ablası gelip, bir kâğıda sardığı 50 gram kadar çayı Cemile'ye verdi. "Şu çayı al evinde çay kaynatıp içersin, biz de iş falan yok" dedi.

Cemilenin gözü hâlâ tavadaki böreklerdeydi. Bunu fark eden ablası börek pişirdiği tavayı, içindeki yanıkları ve kırıklarıyla getirip önüne koydu. Cemile, hızla kırıntıları yiyip bitirdi. Biraz daha olsaydı, der gibi dudaklarını yaladı. Ablası eski bir bez parçasına yanık böreklerden, bir-iki dilim koyup, küçük bir et parçasıyla beraber Cemile'ye verdi.

- Benim gidecek yerlerim var. Haydi, sana güle güle, bizim öyle başkalarına verecek, işimiz yok deyip, Cemile'yi kapıdan uğurladı.

Cemile: - Sağ olun, Allah zenginliğinizi daha da artırsın, Allahaısmarladık" deyip çıkıp gitti.

Dilencilere verilecek kadar az bu yiyeceklerden Cemile sonsuz sevinç duydu. Evine doğru giderken, koynunda kıymetli hazineler varmış gibi sık sık kontrol ediyor, dökülenler var mı diye, arada bir çıkarıp bakıyordu. O sevinçle çabucak evine geldi. Cemile koynundaki yiyecekleri düşünürken, yüzünü ovalayıp, soğuktan korumayı unuttuğu için yanaklarının ve dudaklarının soğuktan çatladığını eve girdiğinde anlayabildi. Ayakları sızlıyordu, Çarığını çıkarıp ayağına sardığı bezleri açınca, ayak parmaklarının da donduğunu anladı. Fakat bunlar, Cemile için hiç önemli değildi. Yoksulların ayağı donsa da doktorsuz, ilaçsız birkaç günde iyileşirdi. Cemile, çok değer verdiği bez parçasını açıp yiyecekleri seyretmeye başladı. Bazılarını şimdi yerim, diye bir kenara koyup diğerlerini yerleştirdi. Getirdiği çorbalık undan bir parçasını eline alıp, şalıyla beraber Bedriye'ye vermek için evden çıktı. Bedriye'lere girip unu ve şalı, verdikten sonra, orada gördüğü her şeyi büyük bir hadiseymiş gibi bir bir anlattı.

     "Yakınımız Gülnisa ablalarıma gittiğimde beni tanımadı, hiç iltifat etmedi" diye karşılaştığı gerçek hali hiç anlatmadı. Fakir olduğundan iltifatın manasını da bilmiyor, öyle iltifatlar falan da beklemiyordu zaten. Onun için bir tatlı söz yerine, bir kuru ekmek daha değerliydi. Dünyanın bütün ağırlıklarını sırtında taşıyan bu yoksullar, ömürleri boyunca hürmet ve iltifat yerine, hakaret işitip ağır işlerde çalışarak ekmek parası kazanırlar.

     Cemile, Bedriye ile biraz oturup konuştuktan sonra evine dönüp, demir çaydanlığa su koyup, çay hazırlamaya başladı. Üç-dört gündür sıcak bir şey içmeyen Cemile bu çay kaynatma işinden büyük zevk alıyordu. Kaynayan çayı yanına alıp, getirdiği yiyecekleri de sofraya koyarak yemeğe oturdu. Ne kadar lezzetli bir çaydı. Hele böreğin tadı doyulacak gibi değildi. Çay içip, karnını doyurduktan sonra, kocası Şahin'i düşünmeye başladı:

     - O neredeydi acaba? Bugüne kadar niçin dönmedi, acaba bir yerde iş buldu da onu bitirdikten sonra mı dönecek? Niçin beni terk etsin. Yok, hayır, terk etmez, terk edip nereye gitsin. Ama ya dönmezse, ne yaparım sonra? Köyüme babamın yanına dönmeliyim,  ama bu soğuk kış gününde köye nasıl gideceğim ki? diyordu.

     "Şahin, terk etmedi de diyemem; burada onu bağlayacak ne kaldı ki, bütün eşyalarını satsan 3 lira etmez." Böyle düşüncelerle başı ağrıyor, genç yaşında, başına gelen bu ağır problemlere bir çare bulamıyordu. Bir süre karamsar bir halde böyle oturup düşündü. Çaresizlik içinde kalkıp, Bedriyelere gitti. Onlar da bugün hiçbir şey yememişlerdi. Güneş batmıştı. Sabah erkenden giden Şerif hâlâ dönmedi. Herhalde bir iş buldu da onu bitirip öyle dönecektir. Hüdaverdi, ağlayıp annesinden ekmek istiyor, oturduğu yerde duramıyordu. Gülcihan, ağlamasa da dokunsan ağlayacak bir haldeydi.

     Bedriye, semaveri kaynatıp, Şerif'in gelmesini bekliyordu. Bedriye ile Cemile açlık hakkında konuşup otururlarken Şerif içeri girdi.

     Şükürler olsun! Bugün de nasibin açıldığı günmüş. Şerif'in elleri erzakla dolu, bazılarını dilenerek toplamış besbelli. Çalışıp kazandığı parayla aldıkları arasında elli gr. çay ile yarım kg. da un vardı. Erzakları sedirin üstüne koyunca Gülcihan ile Hüdaverdi koşarak yanına geldi. Bedriye bunlara birer dilim ekmek verdi. Kaynayan semavere çay atarak sofrayı hazırladı.

     Şerif, hiç konuşmuyor, yorgun ve bitkin halinden bu yiyecekleri büyük zorluklarla elde ettiği seziliyordu. Bedriye bir bardağa çay hazırlayıp önüne koyduğunda, biraz yüzü güldü. Ne kadar zor olsa da çocuklarını ve hanımını doyurması gerektiğini biliyordu. 

     - Bugün kaldırımlarda buz kırarak 30 kuruş elime geçti. Neyse ki bu işi buldum, yoksa iyice şaşırmıştım, dedi.

     Bütün üzüntülerini bir tarafa bırakarak çay içmeye başladılar. Cemile çıkıp gidince, onun haliyle ilgilenip konuşmaya başladılar. Kendileri endişe edilecek halde olsalar da Cemile'yi daha çok merak ediyorlardı. Çaylarını içip kalktıktan sonra, Bedriye kazanı ocağın üstüne koyup, etsiz, yağsız, sade hamurdan un çorbası hazırlamaya başladı. Sade çorba mı? Yoksullar için böyle sade bir çorba senin en güzel yemeklerinden daha lezzetlidir.

     Bedriye, çorbayı pişirip tabağa koydu, Şerif endişe ettiği Cemile'ye bir hayırda bulunmak istedi:

     - Şu pişirdiğinden biraz da Cemile'ye verelim, ya da çağır da gelsin burada yesin dedi. Bedriye de öyle düşündüğü için aynı istekle:

     - Olur, tabi, Gülcihan kızım, git Cemile ablanı çağır, gelsin de biz de çorba içelim. Çabuk ol! dedi.

     Onların çorba içmeye çağırması, Cemile için en büyük meclislere çağrılıyormuş gibi değerliydi. Fakirlerin muhabbet ile yedikleri yemekler, sade suyla da pişirilse birbirlerinin üstünlüklerini ve ayıplarını arayan zenginler sofrasından, daha tatlıdır. Fakirler böyle beraber oturup, dertlerini, sevinçlerini paylaşırlar.

     Bugünden başlayarak Şerif ile Bedriye'nin gönülleri açıldı. Çünkü havalar ısınmaya rüzgâr kalın bulutlar getirmeye başladı. Gece yarısına doğru da kar yağmaya, fırtınalar karları savurmaya başladı. Şerif, kar yağmasını müjdeli bir haber gibi sevinç çığlıklarıyla karşıladı ve bu kar yağışını Cemile'ye hayır için yedirdikleri yemeğe bağladı.

     Sipariş verdiği malları dükkânına gelen tüccar gibi sevinip, yarın dükkân ve evlerin önünden kar temizleme işleri çıkacağına inanarak, yemekten sonra tekrar çay demleyerek içtiler, çayla beraber birer dilim daha ekmek yediler.

     Allah can verdiğine, rızkını da verir, derler.

     Şerif, gece boyunca bir kaç defa kalkıp, kar yağışını seyretti. "Kar çok iyi yağıyor, sabah erkenden çayı hazırla" diye Bedriye'yi tembihledi.

     Bedriye, tan ağarmasıyla kalkıp, neşeyle semaverle çayı hazırladı. Fırtına hâlâ devam ediyordu. Diğer insanlar bu hava için ne kadar üzülüp, endişe ediyorlarsa, bunlar da o kadar seviniyorlardı.

     Şerif, üstünü giyinip dışarıya çıktı karlara bakarak ne kadar kar yağdığını ölçüp içeri girdi. Çay içtikten sonra üstünü iyice giyip, küreğini omzuna alarak dizlerine yakın karların içinden yürüyerek pazardaki meydana geldi.

     Şerif gittikten sonra ocak başında yatan Gülcihan ile Cemile arkasından Hüdaverdi uyanıp kalktılar. Bedriye, semaverdeki çayı hazırlarken, Cemile de eve gidip dünden kalan börek kırıntılarını alıp geldi, oturup çay içmeye başladılar. Hava henüz aydınlanmamış olduğundan ev karanlıktı. Ocakta dalgalanan alevler, yüzlerini aydınlatıp birbirlerine sevinçlerini gösteriyordu.

     Kaynayıp duran semaverin sesi Bedriye ile Cemile'nin konuşmalarına karışıp hasret ve ağır hayat şartlarını hatırlatıyordu. Anasından ayrılan çocuklar gibi, ağlama sesi çıkaran rüzgâr, bazen korkunç uğultularla bunların ümitsiz hallerini tasvirler gibi sözlerini kesiyordu.

     Böyle karanlık kullanışsız, dar bir evde oturup, kendilerine göre konular bulup konuşmaları, bu yaşantıya tamamen alıştıklarını gösteriyor. Zira insan başına gelen her hadiseye bir süre sonra alışmıyor mu?

     Aslında terkedilmiş olmak Cemile'nin içini kemiriyordu. Görünüşte tasasız, endişesiz oturup Bedriye ile konuşsa da yüreğinde taş gibi oturan hasret, arada bir derin of çektiriyordu.

Şerif, hamallar pazarındaki yerine gelir gelmez ki, kimse olmadığına göre ilk gelen oydu, hemen işe çağrıldı ve o gün akşama kadar birçok yerde iş buldu. Birkaç yerde kar kürüyüp yol açtı. Her işin bir usulü olduğu gibi kar kürümenin usulünü de bu fakirler iyi biliyordu. Evvela bir iş yerinin önünü açarak işe başladı, ikinci olarak bir evin önünü temizledi ve üçüncü bir işe gitti. Böylece akşama kadar üç-dört kapıya yol açarak 70 kuruş para kazandı. O gün hamalların pek çoğu altmış-yetmiş kuruş arasında, hatta bazıları seksen kuruşluk iş yaptılar.

Bu kar ve fırtına üç dört gün devam etse, yeterince para kazanıp, bu fakirler evlerinin pek çok ihtiyaçlarını da halledebileceklerdi. Yoksulların iş mevsimi ekin biçme zamanı ve karlı, fırtınalı kış günleridir. Soğuk kış günlerinde uzun süre kar yağmasa, açlık son safhaya çıkar, bir gün kar yağsa, iki-üç gün karınları doyardı. Bugün de Şerif yetmiş kuruş kazanıp geldi. Kış günlerinde fakirlerin elinde yetmiş kuruş çok seyrek görünür. Onun için bugün en umutlu günleriydi.

Şerif ile Bedriye neşe ile çay içerlerken, bir yandan da Cemile hakkında konuşuyorlardı.

Bedriye: - Kocası dönmese, bizimle kalması için eve alsak mı? Sevaptır dedi.

Şerif: - Yok, yok! Henüz kendi karnımızı doyuramazken, aç birini daha yanımıza alamayız, onun kocası da var çıkıp gelirse ne düşünür, ne der? Kim bilir nerelerde serseri gibi dolaşıyor gelir herhalde, dönmese de bu kadının günahı onun boynuna, hesabı bizden sorulmaz, diyerek eve alınmasına yumuşak bakmadı.

Bedriye: - Öyle olsa da merak ediyorum, gece yalnız yatarken korkuyor, o daha on yedi yaşında genç bir kız.

Şerif: - Korkuyorsa, gece gelip burada yatsın, kendi rızkını getirebilse burada kalmasını kabul ederdik.

Bedriye: - O kendi karnını doyuracak kadarını bulur.

Şerif: - Nereden bulsun?! Sen biliyor musun ben erkek olarak ne kadar güçlüklerle para kazanıyorum. Bugün kar yağdığı için karnımız doydu.

Sözlerini burada kestiler. Şerif, Cemile'yi evlerine almaya hiç razı görünmüyordu.

    

BÖLÜM -6-

Cemile'nin yakın ablalarından getirdiği yiyecekler, sadece bir gün yetti. Cemile için en ağır günlerin bundan sonra başlayacağını kendisi de bilmiyordu. Bedriyeler fakir olsalar da onlar hasret çekmiyor, çocuklarıyla beraber bütün aile beraber yaşıyordu. Onlar gibi olmayı çok istiyor, hatta gıpta ettiği bu fakirlerden daha iyi yaşamayı ümit bile etmiyordu.

Cemile'nin düşüncesine göre, Bedriye talihli bir kadındı. Bedriye bugüne kadar yoksulluğun her derecesini görmüş çocuklarıyla beraber fakirlik içinde yaşamayı öğrenmişti. Ama Cemile, daha yeni kızlık çağını bitirerek, ev hanımı olmuş, kendi kendini doyurmaya ve yalnız oturmaya alışmamıştı. Çocukluğunda fakirlik görse de, evin rızkını anne ve babası temin ettiği için bu kadar zorlukları bilmiyordu. Cemile, yine de kendini doyuracak bir iş bulup, bu kadar çaresiz kalmazdı. Onu bu kadar düşündüren, hayatı zorlaştıran şey hamile olduğunu anlamasıydı. Dünyaya gelecek talihsiz bebeğin hali onu daha çok tedirgin ediyordu. Önündeki karanlık günlerden korkuyor: "Aç, açık olsam da benim için bir kader, fakat şu karnımdaki çocuk ne olacak" diyordu.

Evliliklerinin ilk günlerinde bütün sevgilerini, acılarını paylaşan ve birbirlerini anlayışla, sabırla karşılayan ve mutlu günler geçiren Cemile, şimdi en kötü günlerinde terk edilmişti. Bugün karnı doysa da, yarına yiyecek hiçbir şeyi yoktu... Sabah erkenden kalkıp yiyecek bir şeyler bulması gerekliydi.

Karanlık, soğuk ve ıssız evinde uyanan Cemile, yiyecek hiçbir şeyi olmayınca Bedriye'lere gitti. Her zaman onlar karnını doyuramazdı elbette, çaresizlik içinde Bedriye'den ne yapması gerektiği hususunda yol göstermesini istedi.

Bedriye, başkasına nasıl yol göstersin ki? Birine akıl verecek olsa, kendisi bu halde olmazdı. Yine de birkaç şey söyledi. Onun söyledikleri de Cemile'nin önceki düşündükleriyle aynıydı. "Zenginler arasına gidip onlardan iş iste bakalım, belki yapılacak bir iş bulursun" fikrini iyice benimsedi. İnsanlar içine girip, gün görmemiş hiçbir işte çalışmamış, genç bir kadın, kime gidip de ben iş arıyorum, çalışmak istiyorum diyebilsin? Gitmeden de olmaz, açlıktan ölecek hali yok ya!

Cemile, Bedriye'nin sözleri üzerine iş aramak için şehre gitti. Caddelerde yürürken fakirliğini ve iş aradığını herkes hissedip anlıyor zannediyordu. Fakat bunu kimse bilmiyor, hiç kimse merak bile etmiyordu. Bir dükkân önünden geçerken, iki genç Tatar birbirine işaret edip:

- İşte genç bir kız geliyor. İyice bak şuna. İdare eder gibi, diye konuşup gülüyorlardı.

Tatarların yardımı ve sözleri de işte buydu. Cemile, kendini perişan halde hissettiği için "İnsanlarda beni perişan görüyorlar, nereye gitsem de bana bu halimle iş vermezler" diye düşündü.

Cemile bugün sadece, zengin Müslümanların şehrin nerelerinde oturduklarını öğrenip döndü. Ertesi gün, öğrendiği bu zenginlere gidip iş sormayı planladı.

Bedriye, Cemile'nin yanına gelip: "İş buldun mu" diye sordu.

Cemile: "Yok bugün hiçbir iş bulamadım, yarın daha ciddi olarak aramayı düşünüyordum" dedi.

Cemile, soğuk evinde gece geç saatlere kadar oturdu, yatmak için Bedriyelere gitti. Onlardan kalan çorbayı içip yattı. Sabah erkenden kalkıp kendi evine gitti. Her zaman onlarda yatıp, onlarda yiyip, sığınmacı gibi kalmayı istemiyordu. Bir hafta kar yağmasa, Bedriyelerde de açlık had safhaya çıkıyordu zaten.

Evine girip, biraz oturduktan sonra, üstünü giyerek iş aramaya karar verdi. Kapıdan çıktıktan sonra ne tarafa gideceğini bilmeden bir oyana bir bu yana yürüdü, sonra isteksiz olarak şehre doğru ilerledi. İlk defa kararlı ve kesin iş bulma niyetiyle çıkıp gitti.

    

BÖLÜM -7-

Şehirde iki katlı çok güzel bir evde bugün zengin kadınlar meclis yapacaktı. Evin içi dışı, süslenmiş, temizlenmiş, hazırlamıştı. Ev sahibinden, hizmetçilerine kadar bütün kadınlar en güzel şekilde giyinmiş, neşeyle gelecek olan misafirleri bekliyorlardı. Çok büyük bir iş yapılacakmış gibi, her şeye dikkat ediyor, her işin mükemmel olmasına çalışıyorlardı.

Uzun sürmedi, bu bekleyiş. Güzel atların çektiği, kıymetli kızaklara binmiş zengin hanımlar birer birer gelmeye başladı. Ev sahibesi, "Hoş geldiniz, yukarıya buyurun, bugün ne kadar da soğuk" diyerek gelen misafirleri karşılıyordu. Buraya gelen kadınların büyük çoğunluğu bu şehrin tanınmış isimlerinin hanımlarıydı. Hepsi çok güzel giyinmişler, kıymetli mücevherler takmışlardı. Bu zenginlik ve rahatlığa kendi akılları ve çalışkanlıklarıyla ulaştıklarını düşünüyor, diğer insanlardan üstün yaratıldıklarına inanıyorlardı. İçeri girince mantolarını çıkarıp, özenle düzenlenmiş divanlarına oturan dolgun kadınlar, mücevherleri, ipek gömlekleri, incili şapkalarıyla dıştan bakınca neşeli ve zengin görünüyorlardı. Her biri diğerinin giyimini süzüyor, kendi kendilerine rekabete girişiyorlardı. Gözleri giyimlerinde olan bu zengin kadınların, sözleri de hep giyinmek ve süslenmek gibi ehemmiyetsiz konulardaydı.

Doğduğundan beri, zenginler arasına karışıp, onlar gibi yaşamayı hiç bilmeyen aksine dünyanın acı ve ızdıraplarını iliklerine kadar yaşayan, çocukluğunda iyi bir tahsil ve eğitim de alamayan, şimdi ise bir odalı daracık bir evde ömür geçiren Cemile, bu zengin kadınlardan hiçbir fayda gelmeyeceğini anladı.

Bu kadınların dünyadaki tek işleri kocalarının şehevi isteklerini yerine getirip, yemek meclislerinde dedikodu yapmaktan ibaretti.

Çoğu ahlak ve terbiye itibariyle Cemile'den hiç de üstün değildi. Cemile yiyecek bir lokma ekmek bulamıyor, bu soğuk kış günlerinde yarı çıplak ve titreyerek dolaşıyor, nereden bir ekmek kırıntısı bulup ağzıma alırım diyor; kapısı önünden geçtiği zengin evinde ise kadınlar ipek giyimler, türlü nimetler içinde eğleniyorlardı. Bunlar beraber ele alındığında, dünyanın acımasızlığı ikisinin de insan evladı olmasına rağmen, bir tarafın nimetler için de yüzüşü, diğer tarafın ise fakirliğin ve açlığın en alt derecelerinde bulunması vicdanları sızlatıyor, insanı dünyadan bezdiriyordu.

Cemile, evin önünden geçerken kapıya yakın durdu. İçeriye giren kadınları şaşkınlıkla seyretti. Gelenlerin arkası kesilip, kapıda açık kalınca ben de girip bir şeyler istesem, vermezler mi? deyip, açık kapıdan içeri girdi. Korkuyla içeriye doğru ilerleyip, alt katta yemek hazırlanan, geniş mutfağın önüne kadar geldi. Daha fazla gitmeye cesaret edemeyince mutfağın kapısı önünde durup bir süre bekledi. Allah'a tevekkül edip içeri girdi. Misafirlerine gururla hizmet ederek dolaşan ev sahibi, mutfakta bir dilencinin olduğunu görünce, "dilencilerin böyle zamanda, böyle bir eve girmeleri de nereden çıktı? Bu nasıl iştir? diye çıkışmaya başladı.

- Bu dilenciyi görmüyor musunuz? Evimden eşyalarımı mı çaldıracaksınız? diye bağırdı.

     Mutfaktaki aşçılar:

- Defol git buradan, bir daha buralarda görmeyeyim diyerek kovdular. Ev sahibi de onlara katılıp: "Ne arıyorsun bu evde utanmaz! Daha geçen biriniz ayakkabıları çalıp gitti, sen de mi bir şeyler götürmeye geldin?" diye bağırarak kovup kapıdan dışarı attılar.

Cemile kıpkırmızı olup, ne diyeceğini bilemeden hızla dışarı çıktı. Bahçe kapısında bekleyen terbiyesiz gençler de, kötü sözler söyleyerek: "defol git buradan!" diyerek arkasından ite kaka sokağa attılar.

Ev sahibi öfkelenip, bütün dünya kendisininmiş gibi gururla hizmetçilerin yanına geldi. "Dilenciler sorgusuz, sualsiz bu eve nasıl girebilirler? Berbat giyimli bu dilenci kadının evime girip etrafı kirletmesine nasıl razı olabilirsiniz?" Azarlanan hizmetçiler bütün dikkat ve ciddiyetiyle yanında durdu sinirlerinden ayaklarının ucuna dikilen ev sahibini dinlemeye devam ettiler:

- Niçin etrafınıza bakmıyorsunuz, gözleriniz görmüyor mu? Bu kadar tanınmış, değerli misafirlerin içinde beni rezil mi edeceksiniz? diyerek bütün öfkesini saygıyla dinleyen hizmetçilere döktü.

Kadınlar üst katta temiz havalı, sıcak evde, güzel giysiler içinde lezzetli yemekleri yiyip, beyaz yüzlerinden terler boşaltırken, Cemile uğradığı hakaret ve saldırılardan açlığını unutmuş, bir köşeye oturup ağlıyordu. Yanaklarından akıp gelen soğuk gözyaşları gömleğin yakalarına damlayıp düşerek buz tutuyordu.

Şaşkın, üzgün başka ne yapacağını da bilmeden, dönüp evine geldi. İş ararken sorduğu ilk kapıdan böyle belayla karşılaşması Cemile'nin hevesini kaçırdı, bütün ümidini kırdı. Bedriyelere de gitmeye utanıp, kapandığı kendi evinde çocuklar gibi hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

O zengin kadınlara da kızmıyor fakat ne yapacağını da bilmeden, hem iş bulamadığına, hem de kara bahtına ağlıyordu. Ah biçare Cemile! Senin kabiliyetin onlardan hiç de aşağı değil, ama senin malın yok ve zengin değilsin. Ne çare dünya böyle. Senin hayatındaki bazı sebepler zenginlerin kapısı önüne bile gitmeye engel oluyor. Sen fakirsin, tahsil görmedin, kötü bir kocaya vardın ondan da ayrılıp şimdi büsbütün yalnız kaldın, yiyecek ekmeğin olmayınca para kazanmaya, o da olmayınca zenginlerin kapısına ekmek kırıkları istemeye gittin, seni girdiğin ilk kapıdan köpek gibi çıkardılar. Yoksulluğun her haline alışsan da, buna dayanamadın, nihayet gözlerinden kederli yaş akıttın. Öyle olsa da, hiç kimseye kin duymadan, insaflı bir tabiatla ayıbını kendinden bildin. Fakat bu işlerin içinde senin de bilmediğin sırlı hikmetler var, şu anda iki gözünden akıtacağın yaşlardan başka yapacağın hiçbir şeyde yok. Açlık ve yalnızlık, hasretini gözyaşlarıyla yıkıyorsun. Zeytin karası güzel gözlerin, devamlı ağlamak için yaratılmış sanki.

Cemile bir süre ağladıktan sonra, halsiz ocak yanında yatıp kaldı.

 Her zaman onu merak edip duran Bedriye, Cemile'nin eve döndüğünü görünce yanına girdi. Cemile yattığı yerden kalkıp, ağlamaktan şişen gözlerini silerek oturdu.

Bedriye nerelere gittiğini, neler yaptığını sordu.

Cemile doğrusunu söylemekten utanarak: "Bugün iş bulurum diye kararlı çıkmıştım, ama hiçbir iş bulamadım" diye kısaca cevap verdi. Bedriye: "Öyleyse şimdi ne yapmayı düşünüyorsun? Ekmek olmadan yaşamak mümkün değil ki"...

Bedriye'nin bu sözlerinden, dilencilikte olsa yapmak gerektiği anlaşılıyordu. Cemile: "Bundan başka da yapacak hiçbir şey yok."

Bedriye: - Elbette burası şehir yeri, burada kimse kimseyi tanımaz, dilencilik yaptığın için kimse ayıplamaz seni.

Cemile: - Nasıl utanmadan, tanımadığın birinin evine girip de bir şey isteyebilirim?! Bugün de (tekrar gözlerinden ızdırap yüklü yaşlar akıtarak, sessizce ağladı, gözyaşlarını silip) açık bir kapıdan girip yapılacak iş var mı? diye sormak istedim, zengin ev sahibi kadın beni görünce sinirlenip, türlü sözlerle kovdu. Fakat bütün bunlara rağmen yarın tekrar iş aramaya çıkmalıyım.

Bedriye: - İş bulmak lazım tabi, yarın ben de seninle geleyim, ikimiz beraber iş arayalım, ikimiz beraber olunca, yapacak bir iş buluruz belki. Bugün yiyecek bir şeyin var mı?

Cemile: - Nereden olsun. Ne, iş bulabildim, ne de bir dilim ekmek verdiler.

Bedriye: - Şimdilik Allahaısmarladık, kocam birazdan döner, bugün tukmaç pişirirsem seni de çağırırım deyip çıkıp gitti.

 

     BÖLÜM -8-

Yedi, sekiz gün oldu. Şahin o gün nereye gittiyse,  bir daha dönmedi. Cemile her gün beklese de hiç bir haber alamayınca bütün ümitlerini kesti. Bugüne kadar Şahin'in ölü mü diri mi? olduğunu da öğrenememişti.

Şahin, evden ayrıldığı güne kadar gitmediği yer, çalmadığı kapı, iş sormadığı fabrika kalmadı. Onun için nerede dolaştığını, nasıl yaşadığını kimse bilemiyordu. Hamalların durduğu meydanda bir gün, Şahin konusunda söz açıldı. Şerif dikkatle, anlatılanları dinledi. Kimlerle nereye gittiğini gelip hanımına ayrıntısıyla anlattı. O gün evden çıktıktan sonra daha önceden anlaştığı arkadaşlarıyla tren istasyonuna gidip, Ural Dağları'nın doğu tarafındaki Kuçkar şehrine gitmiş, giderken sadece bir kişiye: "Ben artık evime bakamıyorum, Cemile'ye söyleyin bundan sonraki hayatını kendisi kursun, beni beklemesin" diye de haber bırakmış. Şerif'in öğrenip de gelip anlattığı haberler kısaca bunlardı.

Cemile, bu haberi işittikten sonra günlerdir dinmeyen gözyaşlarını tekrar akıtmaya başladı. Bu zamana kadar acaba gelir mi? diye beklerken, artık hiçbir ümit kalmamıştı.

Sen kadını al, bir yıl kadar acı tatlı beraber yaşa, sonra bana gerekmiyor kendi hayatını kendisi kursun deyip terk edip git. Bu nasıl söz? Kadınlar bu derece kıymetsiz mi? hatta evlenirken yedi lira, diye yazılan mihri de verilmedi. Biçare fakir kızların, bir koyun kadar da kıymeti yok burada.

Cemile ağladı, ağladı. Elinden başka bir şey gelmezdi ve ona yardım edecek kimse de yoktu.

Bedriye ile Cemile sabah erkenden kalkınca akşamdan kararlaştırdıkları gibi iş aramaya çıktılar. Bedriye daha tecrübeli olduğu için, şehirde insanlar arasında yürümek onun için zor değildi. Beraber dolaşmaya başlayınca, Cemile'ye de pek ağır gelmedi. Günler çok soğuk geçtiğinden soğuğa karşı hiçbir faydası olmayan giyimleri içinde bir çare aramaya başladılar. Bedriye kendi şalına bürünüp, eski kızıl eşarbını da başına aldı. Cemile ise Şahin'in eski gömleklerinin üstüne kendi bluzunu da giydi. Onun üstünde bir hırkası, ayaklarında ise eski çarıkları vardı, bu halde yürüdüler.

Nereye gireceklerini, kime soracaklarını bilmeden cadde boyunca yürüdüler. Bazı kapılar önünde duruyor. "Yapacak bir iş yok mu? diye soracak cesareti bulamayınca dosdoğru yollarına devam ediyorlardı.

Başka kadınların da evden eve yürüdüklerini görünce bunlara cesaret geldi. Fakat bu kadınlar dilenciliği öğrenip, bir sanat gibi utanmadan yapıyorlardı.

İşte Bedriye ile Cemile de, Bismillah der gibi bir evin bahçe kapısını açıp girdiler. Girmeleriyle beraber, bahçede yatan iri köpek aniden fırlayıp üzerlerine atılarak havlamaya başladı, Cemile'nin başından kaynar sular dökülmüş gibi oldu. O anda dünkü kovulduğu ev de aklına geldi, arkasını dönüp kaçmak istedi, fakat güngörmüş Bedriye hiç korkmadan, topladığı cesaretle ileriye doğru yürüyüp gitti. Evin önüne gelip kapıyı çaldı. Cemile, Yarabbim neler olur ki şimdi diye korkuyla bekledi.

O anda hizmetçi kız çıkıp: "Ne istiyorsunuz?" dedi.

Cemile için en ağır şey "ne istiyorsunuz?" sorusuna cevap vermekti, onu her zaman bu soru harap etti.

Kapının önüne çıkıp, sadece bu soruyu soran kişiye ne cevap vermeli? Hiç olmazsa biraz daha insaflı, terbiyeli bir şekilde: "Bir ihtiyacınız mı vardı?" diye sorsa cevap vermek kolay olurdu.

Sert bir sesle bu şekilde sorsa da Bedriye hiç çekinmeden; "Evin hanımını görmek istiyoruz" dedi.

Kız: -Sizin hanımımdan, ne isteğiniz olabilir?

Bedriye: -İsteğimizi ona söyleriz.       

Kız: -Hayır olmaz, onun işi var, şimdi gelemez.

Bedriye: -Bizde rahatsız etmek istemiyoruz ama bir dakika görüşelim.

Kız: -Eee, çok konuştun, ya isteğini söyle, ya da defol git.

- Kendimize iş arıyorduk, bunu evin hanımına söyleyiver.

- Ne iş olsun bizde? Bu muydu söyleyeceğiniz?

- Belki bir iş vardır, sen gidip söyle.

- Yok, yok, deyip kapıyı kapatırken,

- Öyleyse...

- Başka ne var?

- Biraz bir şeyler vermez mi?

- Çok garip! Ne versin o size?

- Sadaka. (Bu ilk sadaka isteyişleri oldu)

Kız kapıyı kapatıp içeri girdi. Bir dilim ekmek alarak getirip verdi. Bunu görünce Bedriye'nin eli ihtiyarsız ekmeğe uzandı, alıp koynuna soktu. Cemile, o anda kıpkırmızı olmuş, ne yapacağını bilmeden Bedriye'ye bakarak;

- Haydi, dönelim artık gönlüm kaldırmıyor dedi.

Bedriye: "Olmaz biraz daha araştıralım" sonra döneriz.

Bahçeden çıkıp giderlerken, köpek de "çabuk gidin" der gibi havlıyordu.

Cadde boyunca yürürlerken çapan giymiş bir kadının geldiğini görüp, kenara çekilip yol verdiler. Önlerinden geçerken bunlara bakınca, Bedriye:

- Ablacığım, sizden bir şey soracaktık, diye seslendi. Kadın bunların önünde durdu.

- Ne istiyordunuz? dedi. Bedriye: "Şu arkadaşıma bir iş arıyorduk, onun hiç kimsesi yok, bir iş bulsa çalışacak" dedi.

Kadın biraz düşündükten sonra, Cemile'nin üstüne dikkatle baktı. O anda Cemile büyük bir insanın karşısında imtihan veriyormuş gibi heyecanla bekledi.

Kadın yumuşak bir şekilde: "bilmiyorum, ne iş olabilir ki, senin kocan yok mu?" dedi. Bedriye (Cemilenin yerine cevap vererek): "Onun kocası vardı fakat bırakıp gitti, hâlâ nereye gittiğini de bilmiyor."

Kadın: Öyle mi? biz de iş olsa da çok değil, yarın bize gel bakalım evi temizleyip, semaveri parlatırsın.

Cemile çoktan beri, böyle yumuşak sözler işitmemişti. Sevinçten gözleri parladı. Kendisini sevimli göstermeye çalıştı. Bedriye: "Ablacığım, sizin eviniz nerede peki?" dedi.

- Uzakta değil, şu sarı kapılı ev diye eliyle gösterip gitti.

Bedriye ile Cemile muradına ermiş gibi sevinerek birbirlerini tebrik ettiler: "Ne kadar iyi kalpli bir kadınmış!" diye yolda bu işi konuşarak eve geldiler. Bedriye, ben çıkınca o gün iş bulurum der gibi: "İşte böyle ciddi iş ararsan şehir yerinde her zaman iş bulunur. Şehirde utanıp, korkup yaşayamazsın. Cemile Bedriye'ye teslim oldu. Onun iş bulacağına da inandı. Eve dönerken yonga ve çırpıları toplayıp, kucağına alıp getirdi.

Cemile çok aç olsa da, yarın çalışıp karnını doyuracağına inanıp, daha canlı ve daha ümitli duruyordu. İlk evdeki kızın verdiği bir dilim ekmeğin yarısını yiyip yattı.

Sabah erkenden kalkıp, hiç oyalanmadan sarı kapılı evi bulup içeriye girdi. Bu kadın; "Nereden karşılaştım bunlarla, nasıl halleri vardı. Yoksa kocası terk edip gider mi? diye vesveselenip işe çağırdığına pişman olmuştu.

Cemile, hiçbir şey söylemeden kapı önünde bekliyordu. Kadın, yanına yaklaşıp iyice teftiş ederek: "Ben seni dün iş için çağırmıştım, fakat biz de de hiç iş yok doğrusu. Hem seni de tanımıyorum, sahi kocan seni niçin terk edip gitti?" diye daha kapıda utangaç Cemile'yi sorgulamaya başladı.

Cemile'nin, "İş yok" sözünü işittikten sonra zaten keyfi kaçtı. "Kocan niçin terk etti?" sorusuna da kızarıp:

- Onun, niçin terk edip gittiğini bilmiyorum, artık benimle kalmak istememiştir.

- Niçin kalmak istemesin? Kocana hürmetsiz bir kadın mıydın?

- Cemile (iyice kızararak): Yok, ablacığım, ona karşı bir söz de söylediğim yok.

- Hiç sebepsiz niçin gitsin?

- Bilmiyorum ki!

Kadın, dün söz verdiği için boş geri çevirmek istemedi: "Öyleyse semaveri al yıkayıp iyice ov, parlatmaya çalış" dedi. Cemile, kıpkızıl çehresi, titreyen elleriyle semaveri yıkamaya başladı. Ev sahibi kadın, bir hata arıyormuş gibi, dikkatle izliyordu.

Böyle yerlerde hiç çalışmamış, işin tertibini de bilmeyen Cemile heyecanla titreyen ellerinden semaverin kapağını düşürdü. Cemile, şaşkın bakışlarla kapağı yerden aldı, ezilen bir tarafı var mı diye bakıp, çeşmenin yanına koydu. O anda Kadın: "Ay, kızım senin elinden hiç iş gelmez mi? temizleyemeyeceksen bırak kendim temizlerim" dedi.

Cemile, ümitsiz endişeli bir halde iki kolu yanlarına düştü.

Ev sahibi: "İşte bu işleri bilmediğin için kocan terk etmiş seni. Bir semaveri yıkamayı bilmeyen kadın, nasıl bir evi çevirsin, bu halinle kimse işe almaz seni" dedi.

Cemile, bu sözleri işitince, son derece hislenip of diye iç çekerek, gözyaşlarını tutamadı. Kendi kendine: "Ne kadar talihsiz biriyim, hiç olmayacak bir yerde semaverin kapağını düşürdüm" diye düşündü.

Ev sahibi: "Böyle hiçbir iş bilmeden nasıl büyüdün sen? Haydi, şu başladığın semaveri bitir de git" dedi.

Cemile soğuk kış gününde kıpkızıl olup terler dökerek, semaveri yıkayıp getirdi. Kadının bu nazlarına bakınca acaba neler verecek diye düşünürsünüz, bir içimlik çay, bir parça kuru peksimet verip, Cemile'yi gönderdi.

İnsan ne kadar güçlüklerle karşılaşsa da sabredip engellerle savaşır. Hep bir zafer arkasından koşar, böyle düşünenlerin pek çoğu maksatlarına erişir, muvaffak olurlar. Bazıları hayatlarını kolaylaştır masada, bir kısmı maişet derdiyle ömür boyu mücadele ederler. En talihsizleri de rızk temini mücadelesinde mağlup olup, hayatlarını, açlık tokluk dalgaları arasında geçirirler.

Bizim Cemile, aklının yettiği işlere müracaat ediyor, dilencilik dâhil kapı kapı dolaşıyor fakat hâlâ yalnız başına karnını doyurmaktan aciz görünüyordu.

Şehirde gezerek, kendi gibi sefil kadınlarla tanıştı. Kendi gibi yoksul, yalnız, sefil kadınların çalıştığı kibrit fabrikasında onların önerisi ve vesile olarak araya girmeleriyle fabrikada işe girdi. Burada çalışarak günlük on beş kuruş yevmiye almaya başladı. Fabrika'da çalışanların en az ücret alanları Cemile'nin de çalıştığı çöpleri kibrit suyuna batıran servisi idi. On beş kuruş bir çalışan için az olsa da, karnını doyurmaktan aciz olan Cemile için büyük paraydı. Doğrusu evden eve dolaşıp bir dilim ekmek aramaktansa burada çalışarak her gün on beş kuruş kazanmak çok daha iyiydi.

Fabrikadaki ağır şartlara ve yüksek ısıya insan çok zor dayanabilirdi. Cemile içinde alışmak çok zor oldu. Çalıştıkça her türlü şartlara zamanla alıştı, fabrikaya her gün gidiyor, yanıp terleyerek çalışıp, kazandıklarıyla karnını doyuruyordu. Cemile iş bulup, para kazanmaya başlayınca; Şerif ile Bedriye kendi aralarında konuşup Cemile'yi kendi evlerinde kalmak için çağırmaya karar verdiler. Yalnızlıktan bunalan Cemile, kocasından da ümit kestikten sonra onlarla kalmayı zaten istediği için bu teklifi memnuniyetle kabul etti. O günden sonra bu fakirler kazandıklarını beraber harcayarak hayatlarını devam ettirmeye başladılar. İki işçi, yani Şerif hamallık işinde, Cemile kibrit fabrikasında gündüz çalışıp, akşam eve dönerek huzurlu, bereketli, tatlılık içinde yaşıyorlardı.

Açlığın her haline alışan bu fakirler, artık bir gün iş bulunmadı diye üzülmüyor, yarın nasıl olsa bir iş bulur çalışırız diye birbirlerine yadım ederek, ertesi günü düşünüyorlardı. Bunların karınları çavdar ekmeğiyle doyduktan sonra, başka hiçbir şey gerekmiyordu. En lezzetli yiyecekleri, bir dilim ekmeği iki çay bardağından nöbetleşe çay içerek karın doyurmaktı. Çay içerken kendilerince konuşup, muhabbet edip, fakirlikten hiç şikayet etmeden yaşıyorlardı.

Şerif sedirde oturmuş bir baba olarak çay içiyor, Bedriye'de semaver başında analık vazifesini yerine getirerek çay hazırlıyordu. Cemile, semaverin diğer tarafında oturmuş hemen onun önünde de Gülcihan'la Hüdaverdi yerlerini almış ailedeki muhabbeti dinliyorlardı. Şerif söze başladığında bütün aile fertleri onu dinliyor, her söylediği doğrudur diye tasdik ediliyordu. Hüdaverdi'nin de arada bir, "şuna bak anne! Gül beni çimdikliyor" diye bağırması bunlar arasında bile güçlü ve güçsüzlerin yer aldığını gösteriyordu. Günleri bu şekilde devam edip gitti. Bu günlerde üzüntü, sıkıntı ve aç günler hiç yaşanmadı diye biliriz. Fakat bu rahatlıkları da uzun sürmedi. Şifa için bile olsa kar yağmıyordu. Kar yağmayınca bu fakirler, sudan çıkmış balık gibi aciz kalarak çırpınıyor, her yandan iş ümidi kesiliyordu. Neyse ki Cemile çalışıp az da olsa eve yiyecek ekmek getirdiği için onunla karınlarını doyuruyorlardı. Ocak ayının soğuk kış günlerinde hâlâ dışarı çıkmak çok zor ve insanı donduran bu soğuklarda iş bulup çalışmak imkansızdı. Kaç gündür yarı aç, yarı tok bekleyen Şerif, çok soğuk olsa da baltasını eline alıp çıkıp gitti. Hamallar meydanına gelip beklemeye başladı.

İki-üç saat geçmişti ki tam manasıyla donduğunu hissetti soğuk iliklerine kadar işlemişti. Baba şefkati ağır bastı. Çocukların karnını doyurma niyetiyle donma noktasına kadar direndi. Hiçbir iş yoktu. Sokak aralarında dolaşıp iş bulmayı denedi! Akşamüzeri kazandığı birkaç kuruşla bitkin bir halde evine geldi. Kemiklerine kadar hissettiği soğuk, aç ve zayıf vücudunu hasta bırakmıştı. Aç olduğu halde hiçbir şey yemeden çay içip hemen yattı. Gece boyunca ağrılar çeken Şerif, sabah yatağından kalkamadı.

Şerif hastalandıktan sonra, yiyecek temini işi Bedriye'nin üstüne yıkıldı. Ertesi günden başlayarak Bedriye'de Cemile'nin çalıştığı kibrit fabrikasında işe başladı. Sabah erkenden kalkıp çay içiyor, giyinip hazırlanıp, fabrikada gün boyu çalıştıktan sonra akşam eve dönüyorlardı. İkisi de bu fabrikada çalışırlarken halleri bir derece düzeldi, muhabbet devam etti.

Fakat fakirlik talihsizliğe müpteladır. Böyle insanların hiçbir işi uzun süre iyi gitmez. Hatta çok çabuk ikinci bir hal başlarına gelir.

Bunlar fabrikada iyi kötü aldıkları ücretle çalışmaya devam ederlerken bir gün kaza ile fabrika bütün üniteleriyle yandı. Kibrit fabrikası yanınca bunların oradan gelen rızıkları ke