|
| Makaleler |
| Toplam Makale |
3421 |
| Yayında |
3239 |
| Bekleyenler |
182 |
| Görüntüleme |
13563516 |
|
|
|
|
Kürt Tarihi
Evrensel tarih, Kürtlerin kökenini ve insanlık sahnesine çıkış
dönemini milattan binlerce yıl öncesine dayandırıyor. Rus tarihçi Lazarev;
Kürtlerin etnik ataları olan halkları 3–4 bin yıllarının sonlarında ön Asya da
tarih sahnesine çıktıklarını belirtir. Bunlar Huriler, Lulubalar, Kassiler,
Karduklar ve bazı boylardır. Yazara göre Kürt adı 3–4 bin yıllarında ortaya
çıkmıştır. M.Ö 1. bin yılın Ortalarından itibaren Kürtlerin dolaysız
atalarından söz edebiliriz. Kürt etnik sentezinin ilk kaynağı Kuzey Mezopotamya
da yani çağdaş Kürdistanın tam merkezinde bulunmaktadır.8 bin yıl önce varlığını
600 yıl sürdüren Halaf kültürü bu topraklarda çağdaş Kürdistanın Suriye’de kalan
toprakları üzerinde ortaya çıkmıştır. Yunanlı komutan Ksenefonda M.Ö 5.
yüzyılda yazdığı “Anabasis” kitabında Kürtlerin varlığından yaşam biçimlerinden
söz eder. Bu saptamaya göre Kürtler sayısız soykırıma, tehcire ve savrulmalara
rağmen direnerek etnik yüzünü koruyup günümüze kadar gelen nadir halklardan
biriydi. Başka bir anlatımla Ortadoğu’nun “Otoktan”(yerli) halklarından kendi
topraklarında hayat bulan bir halk olarak tanımlanır. Sümer tabletleri
incelendiğinde Kürtlerin Mezopotamya’nın yerli halklarından olduğu tezi daha
ağırlık kazanmaktadır. Bu temelde neolitik toplumu üzerinde durmak daha
çözümleyici olacaktır. Kürt tarihinin düğümü neolitik toplumdadır. Kavram
olarak neolitik toplumun çözümlenmesi ve bu çağda yaşayan Kürtlerin
prototiplerinin belirlenmesi tarihin aydınlanmasında kilit rol oynayacaktır.
Bugün dahi neolitik toplum özelliklerini Kürtlerde görmek mümkündür. Neolitik
toplum tarihte ilk defa yaklaşık olarak M.Ö 12 bin den beri, Toros-Zagros dağ
sisteminin iç ve dış çeperlerinde ovayla dağlık alanların birleştiği ve su
kaynaklarına yakın tepelik bölgelerde gelişim gösterdiği kanıtlanmaktadır. Bu
bölge aynı zamanda buzul dönemi boyunca üç kıtanın birleştiği bir alan olup
Afrika’nın doğusundan çıkan insan türünün tüm dünyaya en güvenilir yayılma alanı
olarak burayı seçtiğini göstermektedir. Buda Mezopotamya’nın coğrafik ve iklim
şartlarıyla yakından bağlantılıdır. Uygun beslenme, iklim ve güvenlik bunda
temel rolü oynar. Tarihin en büyük devrimi M.Ö.11 bin yıllarında Batmanın Çeme
Hallone, Ergani’nin Çeme koteber ve Urfanın birçok toprak tepesinde yerleşime
tarım ve hayvancılık devrimi, tarihin çarklarını olabildiğince hızlandırmıştır.
M.Ö 6 bin yıllarına doğru neolitik kültür bu bölgede yaygın olarak
kurumlaşmaktadır. İlk başarılı örnekleri Tel Khalet yerleşim yerinden ötürü bu
döneme Tel Khalat kültürü denilmektedir. Bu kültür M.Ö 4 binlere kadar başat
rolü oynamaktadır. İnsanlığın en köklü adımının uygarlığı doğuracak tüm
icatların bu alandaki kültür tarafından yaratıldığı gözlenmektedir. Neolitik
çağ, süre ve kapsayan itibariyle insanlığın ruh ve zihniyet yapısını oluşturan
en temel dönemidir. İlk düşünce kalıpları ruhsal yüceliş, bilgilenme, yönetme,
toplum olma bilinci, Tanrı kavramına ulaşma gibi temel ideolojik unsurlar bu
dönemde büyük gelişme sağlar. Din ve mitoloji bütün temel kavramların kaynağını
bu dönemin koşulları oluşturmaktadır. Din ve mitoloji, aslında toplumun bu
büyük devrimsel gelişen zihniyet yansımaları olarak kimlik kazanmaktadır. Güçlü
ana kültürü bu dönemin diğer bir özelliğidir. Tarihe damgasını vuran
neolitik toplum kültürü orijinalini bu bölgede bulunmaktadır. Daha sonra ise
diğer bölgelere yayılmaktadır. Yayılma ise fizik göçlerden ziyade kültürel
olmaktadır. Bu kültürel yayılma daha sonra yayıldığı bölgelerdeki kültürlerle de
büyük benzerlikler taşıdığı kanıtlanmaktadır. Kültürel yayılma sadece maddi
üretim tekniğiyle sınırlı değildir. Özellikle Hint-Avrupa dil grubunun esas
kaynağının, bu büyük devriminin gerçekleştiği Dicle-Fırat havzasının yukarı
kısımları olduğu kanıtlanan diğer bir gerçekliktir. Aryan dil ve kültür grubu
M.Ö 11.bin yıllarında şekillenmeye başladığı ve bu kültür oluşumuna kaynaklık
eden ise tarım ve hayvancılık devrimidir. Bu bölgede Kürtçe lehçelerinde
kullanılan birçok kelime kaynağını bu dönemde ve bu zamanda oluştuğunu
göstermektedir. Aynı zamanda belirtilmesi gereken diğer husus ise Neolitik
toplumu yaratan, dıştan gelen bir kültür veya fiziki topluluk olmayıp, bölgede
en eski dönemlerden beri yerleşik olan kültür ve yaratıcı olan yerli gruplardır.
Ortaya çıkan gerçeklik, bugünkü Kürtlerin atalarına ve analarının, tüm
bu tarihi dönemlerinde bölgenin asıl kültür ve dil yaratıcıları olduğu
gösterilmektedir. Sümerlere kadar ki bölgede yaşayan tüm topluluklara Proto-
Kürtler demekte mümkündür. Diğer birçok dil devletin resmi dili haline gelmesine
rağmen lehçeler arasındaki farklılık oldukça derindir. Ama aynı durum Kürtler
için söz konusu değildir. Tüm istilalara rağmen, bu kadar uzun süreden beri
lehçe yakınlıklarını sürdürmeleri Kürtçe ve Kürtler açısından önemli bir
başarıdır. Burada belirleyici etken, neolitik devriminin uzun süreli dil ve
kültür gücünden ileri gelmektedir. Diğer yandan bu devrim Proto-Kürtlerin ve
Kürtlerin fazla yer değiştirmedikleri, yerleşik kaldıkları böylelikle kültürel
ve dilsel saflığını uzun süre korudukları anlamına gelmektedir. Belirtilmesi
gereken bu anlamdaki diğer bir husus ise kültürel veya dilsel aktarımın nesilden
nesile aktaran ananın belirleyici rolü olmasında ileri gelmektedir. Kürtlerde de
bu durum fazlasıyla yaşanmaktadır. Dört bin yıl önceki ezginin içeriği ve
melodisi bile söylenmesi bu dil ve kültürün gücünü ifade etmektedir. Gerek
Gılgameş Destanı, gerek meçhul kızın Gıro adlı ezgisi bu gerçeği
doğrulamaktadır. Yine Sümer inanna ve Akadrası olan aynı tanrıça İştarın
kaynağının, bugün bile Kürt kültüründe tanrı daha sonrası “en yüce ve büyük”
anlamına gelen Star, Sterk sözcüğünden türediği açıktır. Ayrıca tüm araştırmalar
neolitik dönemde tanrı veya tanrıçaların yıldızlarla simgeleştirdiğini
göstermektedir. Kürtçe de Sterk hem yıldız anlamına gelmektedir, hem de kültürel
olarak en büyük anlamında tanrı veya tanrıçanın kendisi olmaktadır. Tanrıların
ilk ortaya çıktıklarında yıldızlarla simgeleştirilmesi Kürt kültür kaynaklı
olup, daha sonraki tüm göksel dinlerin temelini teşkil etmektedir. Neolitik
topluma Kürtlerin başat rolü ortadadır. Ama tüm halkların emek tarihi hakkıyla
yazılmamıştır. Egemen sömürücü güçler tarafından yok sayılmış veya çarpık
yansıtılmıştır. Kürtlerde bundan nasibini fazlasıyla almıştır. Tarihi siz
yaratacaksınız, uygarlığın başlatıcısı olacaksınız ve yok sayılacaksınız
inanılmaz bir çelişki. Sanırım Kürtlerin eğer suç sayılacaksa tek sucu uygarlığa
olan bu katkısının tarihe yazdırmamasıdır. Tarihin yazılı olarak başladığı
MÖ yaklaşık 3 binli yıllar döneminde, tarih sahnesinde başta gelen bir rolü Kürt
asıllı topluluklarının oynadığı, Sümer yazılı belgelerinde güçlü bir biçimde
anlatılmaktadır. Sümerlerde bu topluluklara Horrit, Guti, Kassit, Mitaniler gibi
adlar takmışlardır. Etimolojik olarak incelendiğinde bugünkü Kürtlerin
atalarından bahsedildiği çok açıktır. Kısaca bu Kürt asıllı topluluklara bakmak
yerinde olacaktır. Çünkü Sümer dil ve kültür yapısına bakıldığında, bütün teknik
donanımını yukarı Dicle, Zap ve Fırat havzasındaki neolitik çağ yaratıcı
Horritlerden aldıkları rahatlıkla görülmektedir. Temel bilgi ve mitolojik
kavramları da daha fazla bu kültürden alınmıştır. Sümer dil yapısındaki bir çok
ön ek ve dişil öğede bu kültürden alınmadır. Birçok Sümer destan ve şiiri,
içerik ve biçim olarak, bugün bile Kürt aşiret kültüründe varlığını
sürdürmektedir. Bir Dervişe Abdi destanı uyarlaması, kaynağını MÖ 2.bin yıllarda
yazılan Sümer tabletlerinde bulmaktadır. Aynı Sincar bölgesinde meçhul bir kız
tarafından Gıro olarak adlandırılan anonim bir halk kahramanı adına
seslendirilmektedir.MÖ 2000 ‘lerde yazılan Gıro şiiriyle, bugünkü Dervişe Abdi
Destanı, söz ve biçim olarak çarpıcı bir benzerlik arz etmektedir.Dolayısıyla bu
toplulukları incelediğimizde Sümerlerle bu topluluklar arasındaki ilişkiyi daha
net bir biçimde görebiliriz. Anadolu Hitit İmparatorluğu ile Sümer ardılı
Babil-Asur İmparatorluğu arasındaki Yukarı ve Orta Mezopotamya ‘nın (Luwice
Gondwana,Sümerce Hurrit=yüksek memleket) zengin maden yatakları ve doğu-batı
geçiş noktasında yer alması,ayrıca tarım ve hayvancılığın en verimli sahalarına
ve doğal sulama gibi bir iklime sahip olması,onun adeta tarihin “doğuran
anası”,büyüten beşiği rolünü kaçınılmaz kılmıştır.Bu özelliği aynı zamanda dört
taraftan ve sürekli istila ve talan alanına dönmesine yol açmıştır.Uygarlık
doğuran temel alan olmasına rağmen ,merkezi yapılar ve kurumlara kalıcı olarak
sahip olmaması da bu özellikleriyle yakından bağlantılıdır.Tampon bir geçiş
bölgesi olmaktan kurtulamamaktadır.Halbuki günümüze kadar buradan beslenmeyen
uygarlık yok gibidir.Bu özelliği ,onun günümüzde dilini bile hayvan sesi kadar
özgürce kullanamamasının nedenini de izah etmektedir. Bu alandaki etnik
yapılar M.Ö 6000’den beri bilinmektedir. Tarım devrimini merkezleri,Dicle ve
Fırat’ın kollarıyla birlikte çıktığı dağların ova kesimleriyle birleştiği
noktalarda ortaya çıkmışlardır.Yüzlerce tümsekte yapılan kazılar bunu kesinlikle
doğrulamaktadır.Hint-Avrupa dil grubunun temellerinin de bu tarım devriminin
merkezlerinde oluştuğu hem etimolojik hem de arkeolojik kazılarla
doğrulanmaktadır.Gelişim merkezleri olması alanın temel özellikleriyle
birleşince, bu durum kabile ve aşiret düzenlerinin çok güçlü yapılar olarak
şekillenmelerini beraberinde getirmiştir.Bu etnik yapısal özellikler etraftaki
merkezileşmiş uygarlık güçlerinin istila ve işgal hareketleriyle birleştiğinde
,bir uygarlık alanı olarak merkezileşmeye kolay kolay fırsat tanımamaktadır.
Bu genel yaklaşımın ışığında Hurri adlı benzer ve akraba bağları olan
aşiretlerin M.Ö 2000–1500 yılları arasında bir konfederasyon teşkil ettiği, ama
merkezileşerek Hititler kadar bir gelişmeyi sağlayamadıkları anlaşılmaktadır.
Hurriler, Hititlerle ve toplumsal temellerini oluşturan Luwi ve Khaldi etnik
gruplarıyla sürekli ilişki halinde olmuştur. Ticaret yoluyla Sümer, Babil ve
Asur etkilerinin kuzey ve doğuya taşınmasında ilk halka rolünü oynamaktadır.
Sümer uygarlığıyla komşulukları ve neolitiğin sahibi olmaları nedeniyle çok
yakın akrabalıkları mevcuttur. Dil yapılarında ve birçok kelimede ortaklık söz
konusudur. Bunun çok erken dönemde, daha sonra Sümerler kuruluş aşamasındayken
geliştiği de kabul gören bir görüştür. Bir anlamda Sümer şehir alanlarıyla Hurri
tarımsal alanları doğal bir ittifak durumunu yaşamaktadır. Tanrıça inanna
mitolojisinde ve Gılgameş Destanında bu gerçeğin izlerine güçlü bir biçimde
rastlanmaktadır. Yani Hurrilerin merkezi uygarlığa bir nevi Sümer’dir.Ayrı bir
merkez kurma ihtiyacını güçlü bir biçimde duymamaktadır.Çünkü yanı başında bu
ihtiyacı gören merkez dururken, yeni bir tane kurmanın gereği yoktur anlayışı
oldukça güçlüdür.Günümüze kadar bu anlayışın izlerini güçlü bir biçimde
yaşamaktayız.Oynayan rol,yanı başındaki merkezileşmiş siyasi güçlerin
eyaleti,otonomisi,federesi olma biçimindedir.Bugün bu alanda yaşanan bu
gerçekliğin daha tarihin başlangıç yıllarında bir temele dayandığı anlaşılmak
durumundadır. Gutiler daha çok da Sümerlerin doğusunda Zagros eteklerinde
yaşayan diğer Aryen kökenli bir etnik gruptur. Sümer şehir devletlerinin iki
başlı oldukları dönemde bir tarafın müttefiki olarak hareket etmektedirler.
Semitik Akad Hanedanlığı’nın yıkılmasında bir kısım Sümer şehir devler
yöneticileriyle yapılan işbirliği sonucunda kurulan ittifak temel rol
oynamıştır. Burada tarih günümüze kadar bu tip ittifaklara sürekli tanık
olacaktır. Guti’nin kelime manası da (Gud=öküz, sığır ) bugünkü Kürtçe’de yer
alan “öküz, sığır sahibi halk” anlamına gelmektedir. Sümerlerin sürekli bu tarz
bir kavramlaştırma dil yapıları mevcuttur. Guti Hanedanı yaklaşık M.Ö
2250-2150 yılları arasında yüz yıllık bir hanedanlık kurmuştur.Bu hanedan Sümer
toprağında hüküm sürmüştür.Daha sonra yine bu sefer Semitik kökenli Amorit
(Sümerce bu kelime ‘Batılılar’ demektir) gruplarla ittifak kuran bir kısım Sümer
şehir yöneticileri bu hanedanlığı yıkmış ve sürmüşlerdir. Kassitler, daha
çok kuzey ve doğu dağlık alanlarından gelen bir nevi yoksul kır emekçileri
olarak Sümer kentlerinde yaşayan bir kesimdir. Zaman zaman güçlerini
birleştirerek hanedan değişikliğinde önemli rol oynamışlardır. M.Ö 1595’te
Mitaniler ve Hititlerin Babil’i istilalarında Kassitlerin rolünden de bahsetmek
mümkündür. Bürokrasi ve kültür alanlarında kendilerine göre bir ekol
yaratmışlardır. Bunun izlerine İran kökenli vezirler olarak Abbasi
İmparatorluğu’nda Barmekiler, Selçuklu İmparatorluğu’nda Nizam-ül Mülk’ün
vezirliğinde tanık olmaktayız. Bu tip bürokrasi Kassitlere kadar gitmektedir.
Mittaniler, Hurri konfederasyon denemesinden sonra kurulan daha güçlü bir
federasyon konumundadır.Habur çayının doğduğu yerde Wajukani adlı bir kent
merkezine sahip olduğu, buradan çıkan tabletlerden anlaşılmaktadır.Hurri dil
grubu konuşulmakta, ağırlıklı olarak orta Mezopotamya da ,bugünkü Urfa, Mardin
ve Şırnak bölgelerinde hüküm sürmektedir.M.Ö 1500-1250 yılları arasında
yaşamıştır.Demiri kendi tekelinde tutmuştur.At yetiştiriciliğinde
meşhurdur..Asur ve Hititlerle sürekli ve şiddetli bir çatışma ortamını
yaşamıştır.En son Asur İmparatoru Salmanassar tarafından varlığına geçici olarak
son verilmiştir. Urartu (Sümerce, yüksek yerler memleketi) Van kıyısında
merkezileşen önemli bir uygarlık parçasıdır. Khaldi ve Hurri etnik gruplarına
dayanmaktadır. Khaldilerin giderek ağırlık kazandıkları anlaşılmaktadır ve
Ermenilerin ataları olmaları yüksek bir ihtimaldir. Devletin daha çok kuzey
bölgelerinde yaşamaktadırlar. Yüzlerce Hurrit kökenli aşiretlere dayandıkları,
başlangıçtaki gevşek federasyonlaşmayı giderek merkezi bir devlete
dönüştürdükleri görülmektedir. M.Ö 1000–700 yılları arasında yaşamışlardır.
Maden yataklarına, at yetiştirme merkezlerine ve orman kerestesine sahip
olduklarından, Asurların korkunç saldırılarına maruz kalmışlardır. Bu dönemde
savaş teknolojisi güçlü Asur kralları hiçbir halka aman vermedikleri gibi,
karşılarında direnen tek güç olmaları nedeniyle Khaldilerin böylesine boy hedefi
olmaları anlaşılır bir husustur. Tarihte ilk defa en uzun sulama kanalı (56 km
uzunluğu) ve barajları kurma ustalığını göstermişlerdir. Elit tabakanın dili
karışıktır. Sümer kutsal metinlerini okul sisteminde okutmaktadırlar. Asurca
devlet dili arasında yer almaktadır. Her tarafta olduğu gibi Sümer uygarlığının
ağır dil ve kültür yapısı etkinliğini sürdürmektedir. Aşiretlerin dili farklıdır
ve yazıya konu olmamaktadır. Bu husus da günümüze kadar varlığını sürdüren bir
bölge gerçekliğidir. Egemen ve işbirlikçi yöneticiler hakim dil ve kültürün
taşıyıcıları iken, aşiretler daha çok yerel halk dil ve kültürünün taşıyıcıları
konumundadırlar. Urartulardan az sonra, bu sefer daha doğuda Gutilerin bir
devamı gibi Babillilerle ittifak halinde hareket eden Aryen kökenli Med
aşiretler federasyonu, M.Ö 625’lerde Asur İmparatorluğunu yıkar. Babil bir kez
daha ve son olarak üstünlük kazanır. Medlerin gevşek federasyonu, yükselen
Aryen-Pers kökenli Akhamenit Hanedanlığı için bir geçiş rolünü oynar. Med kralı
Astiyag ‘ın yeğeni Kiros’un saray darbesiyle, siyasal otorite ilk defa Güneybatı
İran’da yoğunlaşan Pers aristokrasisinin eline geçer ve kısa bir süre sonra M.Ö
550 yıllarında güçlü ve merkezi Pers İmparatorluğu’nun kuruluşuyla sonuçlanır.
Kürtler kendi yurtlarının yerlisi olup, ekip biçmeyi, hayvanları
evcileştirip, kendi medeniyetlerin ürünü olan köy ve şehirleri inşa ettiler.
Kürtler İslamiyet’ten önce Zerdüşt dinine tapıyor hayatı var eden aydınlığı,
ayı, güneşi kutsal biliyorlardı. Kürtler Müslümanlığı gönüllü olarak kabul
etmediler. Müslümanlığı aynı zamanda Arap egemenliği kabul, ona biat ve
teslimiyet olarak algıladıkları için direndiler. Araplar dini yayma adı altında
Kürdistan şehirlerini işgal ve talan ediyor, ki bu savaşların en önemlisi de 642
yılındaki Nahavend Savaşı ve onu izleyen Musul, Tikrit ve Cezire direnişleri
Arapları geriletmiştir. Bu savaşlarda ve Kürt tarihi açısından dönüm noktası
olan Şorezor savaşında Araplar Şorezor şehrini ele geçirmekle birlikte Kürtler
halife yönetimini kabul etmiyordu ve daha sonra birbirini izleyen isyanlar
başlıyordu. Bu isyanlarda Cafer Faracis liderliğindeki Musul Kürtleri 830
yılında Azarbeycan ve Ermenistan arasında kalan toprakları büyük bölümünü ele
geçiriyor ve halifenin orduları Dasin dağlarında bozguna uğratıyordu.
Araplar savaşta yetersiz kalınca Selçuklulardan oluşan “Hassa ordusu” ki
günümüzde kiralık asker olarak bilinir. Kürtlerin üzerine sürer ve çocuk, yaşlı,
kadın demeden kılıçtan geçirilir. Kürtler İsfahan, Cebel ve Farsta yenilgiye
uğratılır. Fakat bu yenilgi Kürt-Arap savaşların sonuncusu olmuyor ve 10–11.
yüzyıllara sarkıyordu. Tüm bu çabalara rağmen Kürtler Araplaşmıyor ama Selçuklu
akınları ve kanlı baskınlarda devam ediyordu. Ta ki, Kürt Usıf e Selahaddin e
Eyyup bütün Müslümanları Sultanı olana kadar.
Selahaddin Eyyubi Kürtler
açısından kötü gidişin sonun oldu. Selahaddin, varlıklı, bilim ve kültürel
alanda tanınmış bir aileden geliyordu. Nitekim kendiside İslam âleminin Sultanı
olduktan sonra kültür ve bilime büyük önem vermiş, çevresine dönemin
bilginlerini toplamış, daha sonra Moğollar tarafından yakılıp yıkılacak olan
dünyanın en zengin kütüphanesini kurmuştu. Yusuf Selahaddinin kökleri TC.
Tarafından Hasankeyf diye değiştirilen Hınsı Keyfliydi. Selahaddinin amcası
Şekux (Dağ aslanı) büyük bir askeri komutan, babası Eyyub ise Saddam Hüseyinin
doğum yeri olan Tikrit’in valisiydi. Selahaddin Tikrit’te doğdu. Selahaddin
Eyyubi, Kürtlerinde içinde bulunduğu Arap ordularını yönetiyordu.1169’da Arap
dünyasının hükümdarı oldu. Selahaddin Eyyubi İslamın iktidarını ele geçirince
Kürtler rahat bir nefes aldı. Barbar Selçuklu baskınlarına son verdi. Fakat
Kürtler dönemin nesnel koşulları gereği bu gücü ulusal amaçlar için
kullanmıyordu. Döneme hâkim olan “Ümmetçi kalıplar” içinde kalınıyordu. Bu
dönemde ümmetçiliğin evrensel açılımı bütün değerlerin önüne geçiyordu. Nitekim
Avrupa’da, ekonomik ve siyasal amaçlarını “Din mihveri” etrafında birleştirmiş
ve Haçlı seferlerini başlatmıştı. Kavmiyet yerine Din savaşlarının verildiği
böyle bir dönemde Kürtlük bilincini üste çıkması dönemin genel örgüsüne
aykırıydı. Selahaddin Eyyubi adaletli ve savaşçı kişiliğiyle dönemin haçlı
komutanlarını yenilgiye uğratmasına rağmen Karizmatik kişiliğiyle birçok haçlı
komutanını derinden etkilemiş ve daha sonra filmlere konu olmuştur.Değinilmesi
gerek önemli bir diğer nokta ise Selahaddin İmparatorluğu bir Kürt devleti
olmamakla beraber birçok ordunun komutanı ve şehirlerin valisi Kürtlerdendi.
Selahaddin en seçkin ordusunu Kürtlerden oluşturmuştu. Selahaddin Eyyubi’den
sonra, Selçukluların Kürtlerin üzerindeki baskısı artıyordu. Uzun savaşlardan
sonra saldırmazlık anlaşmasıyla uzlaşmaya varılıyordu. Kürdistan Mirlikleri
tam barış ve sükûna kavuştuk derken çok geçmeden sıra Kürtler üzerindeki Moğol
istilası gelecekti. Moğollar 1219 yılında Harzanşeh devletine saldırıyor, Sultan
Celaleddin kaçıp Kürdistan’a sığınınca Moğollar bunu bahane edip Kürdistan’a
yöneliyor. Cengiz ve komutanları yıkıp yakmaya, katliamları sıradan bir uğraş
haline getiriyorlardı.1231 yılında Amedi, Cizre, Mardin ele geçirdiler. Ahlat,
Şorezore, Kirmeşah, Erbil, Musul, Hakkari de taş üstünde taş bırakmadılar, eşi
benzeri olmayan katliamlar gerçekleştirdiler. Kürtlerin yaşamlarının her
döneminde Kendilerini katliamdan kurtaran ve özgürleştiren dağlara sığınarak bu
istilada en iyi bir şekilde kurtulmaya çalıştılar. Bu istilalar içinde yine
Kürtlerin kaderini önemli oranda değiştiren Erbil kalesinin direnişi ve ihaneti
önemli bir diğer noktadır. Erbil valisi Kırmenşah’ın kaderinin yaşamamak için
kaleden çıkıp teslim olmasına rağmen Kürt savaşçıları kaleyi terk etmiyor gece
baskınlarıyla Moğolların ordusunun büyük kayıplar verdiriyordu. Fakat Musul’daki
komutanın işbirlikçileriyle Erbil kalesi Moğollar tarafından ele geçiriliyordu.
Musul istilalarından büyük kayıplara uğrayan Kürtler Timur’a karşı
hazırlıklı davranıyor. Timur’un saldırısını beklemeden ondan önce harekete
geçiyor ordusunu yol boylarında “vur kaç” yöntemiyle büyük kayıplar
verdirtiyordu. Fakat bazı işbirlikçi Kürtlerin saf değiştirip kendi halkına
hançer çekmesi üzerine savaşın seyri değişiyordu. Timur 1400 yılında
Bağdat’tan Azerbeycan’a dönüşü sırasında Kürtlerden ağır darbeler alıyordu.
Timur’dan sonra Kürt beylikleri Akkoyunlu ve Karakoyunlulara karşı‘da
bağımsızlıklarını koruyarak Roma-Bizans topraklarında oluşan Osmanlı devleti ile
yüz yüze geliyordu. Şerefnameye göre Kürt mirlikleri 15.yy ‘da iç açıcı bir
durumdaydı. Mirlikler diğer halklarla komşuluk ediyor ve refah düzeyi yüksek bir
hayat sürdüyorlardı. Kürt mirlikleri arasında en gözdesi Evdalan hanedanıydı.
Egemenlik sınırları İran Kürdistan’ını batı bölgelerinde içine alan bugünkü
güney Kürdistan’ının tümünü kapsıyordu. Diğer büyük mirliklerde Hakkari,
behdinan, bahti, hısnıkeyf,erbil,sorandı.Beylikler halinde yaşayan Kürtler
16.yy’ da kendilerini İran ile Osmanlı imparatorluklarının dişlileri arasında
buluyordu.Afganistan’ın göçmen bir aşiret olan Osmanlı yönetimi ile Kürtlerin
siyasal ve sosyal ilişkileri 15.yy’da başlıyordu.Kürtler Osmanlılara romi
yerleştikleri topraklarda Romalıların ülkesi anlamına gelen ‘ diyare rome’
diyorlardı.Bizanslılarla kurdukları iyi komşuluk ilişkilerini osmanlılarlada
yürütmeye çalışıyorlardı.Fakat Kürtler 1500 yılların başında Osmanlılarla İran
arasında baş kösteren çekişmelerin ortasında kalıyordu. İki büyük imparatorluk
Kürdistan’ı stratejik olarak önemli buluyorlardı. Bu dönemde Kürtler bu
imparatorlukları güçlerinin farkında olup emperyal niyetlerini tahmin
edebiliyorlardı. Çok geçmeden Kürtler Amed mirliği önderliğinde merkezleşmeye
gitti. 1501’de Şah İsmail tahta geçti. Kürtler iki imparoturluklada iyi
geçinmeye çalışıyor, dengeli bir siyaset yürütüyordu. Bu bağlamda iyi
dileklerini bildirmek üzere birkaç Kürt emirliği Şah İsmailli ziyarette
bulundular. Şah İsmail dengesizliği ile önce Kürt valilerini zindana atıp
sorguluyor ve daha sonra serbest bırakıp Hasankeyf valisi Melik Halid’i görkemli
bir düğünle kız kardeşiyle evlendiriyordu. Bu arada Osmanlıda boş duracak
değildi. Kürt birliklerini hoşnut tutan jestlerde bulunuyor, hediyeler
gönderiyordu. Şah İsmail Kürtler üzerine sefer düzenlemeye başladı. Hazırlıksız
yakalanan Kürt mirlikleri, Şah İsmaillin karşısında varlık göstermediler. Kimi
teslim olup yanına geçiyor, kimside savaşarak direnmeye çalışıyordu. Şah İsmail
Siirt’ten, Çapakçur(Bingöl), Palu’dan Maraşa kadar bütün Kürt illerine kendi
adamlarını vali olarak atıyordu. Şah İsmail’le Kürt savaşı birkaç yıl sürdü. Bu
sırada Osmanlı başında korkunç lakabıyla bilinen Yavuz selim Kürdistan’dan sonra
sıra kendisine geleceğini biliyor ve İran imparatorluğuna karşı savaş ilan
ediyor. İki ordu 1514 tarihinde Van gölünün kuzeydoğusunu çaldıran vadisinde
karşılaşıyordu. Şah İsmaillin daha önce savaş açtıkları Kürt mirliklerinin bir
kısmı ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ mantığıyla Osmanlı tarafına geçiyor. Bir
kısım mirliklerde şah İsmail’den yana tavır koyuyor ve yavuz selim Şah İsmaili
çaldıranda yeniyordu. Tarihçilere göre Kürdistan yöneticileri Şah İsmail ile
Yavuz Selim arasındaki çelişkiden yararlanmayı bilemediler. Ulusal birliklerini
pekiştirme yerine ikiye bölündüler bu yüzden bir birine kılıç çekecek duruma
geldiler. Bu dönemde Kürdistan’da İdrisi Bitlisi kişiliği Kürt tarihine
damgasını vuruyor. Yavuz Selim Kürt vali ve mirliklerini yanına çekmek için
kimilerine baskı kimilerine karşıda yoğun bir diplomasi yürütmüştür. Kürtlere
karşı diplomasi ayağını yürüten yavuzun kadim hizmetkârı heybeler dolu altın
karşısında kendisini satan İdrisi Bitlisidir. İdrisi Bitlisi Bitlisli bir
Kürttür. Çok iyi bir eğitim görmüş din adamı, Melleydi. Kimi çevrelere göre sofi
diye de bilinir. Farsçayı çok iyi biliyordu. İlk Osmanlı sultanlarının tarihini
anlatan “heşt be heşt” adındaki kitabının Farsça şiir dille yazılmıştı. Hayatını
bölge sultanlarına hizmetle kazanıyordu. Bazı tarihçilere göre her şeye rağmen
ikili görüşmelerde Kürtleri gözettiğini belirtilir. Osmanlılarla Kürt mirleri
arasındaki anlaşmalara Kürtlerin bağımsız ve özgür kalacağına ilişkin maddeyi o
koydu. Ama tarihçilerin genel bir kabul ile Kürt beyliklerini Osmanlıya bağlayan
Kürtlerin kaderini satan kişi olarak nitelendiriliyorlar. Tüm bu olumsuz
gelişmelere rağmen Osmanlının Kürdistan mirleri ile imzalanan anlaşma gereğince
savaşlarda Osmanlının yanında yer alıp yardım ediyor. Ama iç işlerinde bağımsız
özgür ve özerk kalıyorlardı. 18000’lere kadar Kürdistan’ın özerkliğine el
uzatılmıyordu. 1800 de Osmanlı müdahalesi başlayınca tümü ile kopma
bağımsızlaşma yolunda isyanlar sürecine giriyordu. 18–19 y.y dünyanın
sarsılarak değiştiği dönemdir. Halkların ulusal bilincini ateşleyen Fransız
ihtilalinin etkileri evrensel devrimlerle yayılıyordu. Batı Asya ve Kürdistan’da
etkilenme alanındaydı. Fransız devrimi ile beraber Osmanlı İmparatorluğu içende
yaşayan halklar yavaş yavaş bağımsızlaşma sürecine girdiler. Çürümüş Osmanlı
İmparatorluğu güçsüzleşmesinden kaynaklı Fransız ve İngiltere’nin himayesine
girmeyi kabul etmişti. Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde batılı devletler
tarafından içten paylaşılmıştı. Tabi ki bu paylaşımda Rusyada pay koparma
peşindeydi. Kürdistan’ın bağımsızlaşması bu emperyal devletlerin zararınaydı.
Kürtlerin bağımsızlaşma sürecinde Osmanlıdan ziyade engel teşkil eden Fransa,
Almanya ve Rusya’ydı. Özellikle Rusya’nın bölge devleti olması ayrı bir öneme
sahipti.Kürdistan’ın bağımsızlaşması Rusya’nın alacağı payı küçülteceğinden
Osmanlıyla savaşta dahi olsa bile Kürtlerin karşısında dururdu. Kürtler
Osmanlıya karşı isyanda öteki halklara öncülük etmişlerdi. Mora, Girit isyanları
Kürtlerden 20 yıl sonra baş gösterdi. Bulgarlar, Sırp, Arnavut ve Araplar
Kürtlerden çok sonra isyan edecekti. Fakat Kürtler onlardan farklı şartların
kurbanıydı. Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan’a destek veren batı devletler
Kürtlerin karşısında Osmanlının yanında yer alıyorlardı. Öte yandan
çekememezliklerin yarattığı iç bölünmeler ve kardeş kavgaları yüzünden Kürtler
birlik kuramıyordu. Düşmanların körüklediği din mezhep gibi ayrılıklar kavga
nedeni yapabiliyorlardı. Mirler, şeyh, bey ve aşiret reisleri bir biri ile
üstünlük kavgasındaydı. Ulusal kurtuluş hareketi sırasında bir kardeş ötekinin
yenilgisinden mutluluk arıyordu. Bu şekilde de bağımsızlaşma mümkün görünmüyordu
ve olmadı zaten. İlk Kürt bağımsızlık hareketi 1800 başında behdinan soran
ve babanların bulunduğu güney Kürdistan’da doğdu. Bu dönemde Osmanlı ve Ruslar
arsında da savaş vardı. Bu fırsatı iyi değerlendiren Abdulrahman paşa merkezi
Süleymaniye olan baban mirliğinin başına geçince bağımsızlıkçı siyaset izleyip
bundan da başarılı olmuştur. İngilizler duruma el koyunca isyan bastırıldı.
Fakat bu isyanların başlangıcıydı. İngilizlerden destek alan Osmanlı Kürdistan
şehirlerinde yaptığı kıyım Kürdistan’ı ayağa kaldırıyor ve her yerde isyan
ateşleri yanıyordu, daha sonra baban isyanının mirasını Behdinan, Soran, Botan,
Hakkari ve merkezi Mardin de bulunan milli aşireti isyanı izledi. Bu
isyanların en etkilisi 1813 yılında soran birliğinin başında bulunan mir
Muhammed önderliğindeki isyandır. Mir Muhammed bağımsızlığını ilan edip adına
para bastırdı. Mir Muhammed 1833 yılında Mardin ve Diyarbakır da Osmanlı
egemenliğine son verdi. Bu dönemde Osmanlı ordularının başında Kürtlere özel bir
kini olan Reşit Paşa bulunuyordu. Reşit Paşa 1836 yılına kadar çocuk yaşlı kadın
demeden büyük çapta katliamlar yaşatıyordu. Bu isyanın diğer bir özelliği ise
Ermeni ve Yezidilerinde Kürtlere destek vermesidir. Bu öfke karşısında Kürt
aşiretleri ilk defa topyekûn ulusal bilinçle hareket etmeye başladı. Ta ki Reşit
Paşa İngiliz ajanları ile ittifak yapıp bazı Kürt aşiretlerini satın alıp
ümmetçilik fikrini atıncaya kadar. Durum böyle olunca bazı aşiretler Osmanlı
tarafına geçer ve Mir Muhammed bunu üzerine halka zarar verilmemesi koşulu ile
teslim olur. Daha sonra İstanbul’a götürülüp belli bir süre bekletildikten sonra
ülkesine geri gönderme sözü verirler. Tabi ki bu tuzak olup mir Muhammed yolda
şehit edilir. Kürt atasözü “bexte Rome tuneye” Osmanlıya atfen söylenmiştir.
Mısır Paşası Mehmet Ali kavalalı Mısır Suriye, Filistin ve Lübnan üzerinde
hak iddia edince Osmanlı ordusu ile çatışır ve Osmanlı ordusunu dağıtıyordu. Bu
durumda Kürtler rahat bir nefes almaya başladılar. Kürt tarihini önemli bir
dönüm noktası da 1840’larda Bedirhan Bey ile başlar. 1840 ‘da Kürt sorunu
dünyanın gündemi halinde gelmişti. Bu dönemde Osmanlı barbarının öne sürdüğü
görüş ise aslında günümüzdeki anlayıştan çokta farklı değildi. Rus tarihçinin
anlatımına göre Kürdistan’da inanılmaz boyutlara varan katliamları feodal
Kürtleri modernleştirmek adına yapılıyor ve dünyaya bu şekilde lanse ediliyordu.
Botan mirliğinin önderi Bedirhan Bey Kürdistan’da genel ayaklanma başlattı.
Kürtler arasında geniş bir ittifak kurdu. Osmanlı durumu iktisadi ve siyasi
açıdan da iyi durumda değildi. Bedirhan bey Kürdistan’da siyasi ve iktisadi
alanda gelişmeler ve yenilikler getirmiştir. Kürt gençlerini silâhaltına alıyor
ve eğitiyordu. Kürdistan bağımsızlaşmaya doğru önemli adımlar atmıştı. Fakat
Kürdistan’ın bağımsızlaşması sadece Osmanlı sultanını rahatsız etmiyor
İngilizleride ciddi boyutlarda rahatsız etmeye başlamıştı. Bu durum karşısında
İngilizler 99 komplosundaki gibi planlar üretmeye başlamıştı. O dönemde
Kürdistan’da yaşayan Hıristiyan halkalar “ Süryani ve Ermenileri” kışkırtmaya
başlamıştı. Bunda Kürt din adamlarıda nasibini alınca Bedirhan beyin bin bir
çapa ile kurduğu ittifak yine boşa çıkartılmıştı. Osmanlı ordusu Bedirhan beyle
hareket eden diğer Kürt mirliklerine de saldırdı. Bu arda da Bedirhan beyin
yeğeni Yezidi Şer Osmanlının kendisine verilen vaatlere kanınca cepheden çekildi
ve 1847 ‘de Bedirhan Bey Osmanlıya teslim oldu. Bedirhan bey İstanbula götürülüp
Girite sürgüne gönderildi. Ordanda Halepe 1868 ‘de yaşamını yitirdi. Bedirhan
Bey teslim olmuştu ama direniş Mehmet ve Muhammed Beyler tarafından devam
ettiriliyordu. Bu dönemde Osmanlı Kırım savaşı başlamıştı. Osmanlı Kürtlere
din kardeşi adı altında yanaşmaya çalışıyor ve Kürtleri orduya çağırıyordu.
Osmanlıya destek vermeyen Kürtler dağlara sığınıyordu. Zorla askere alınan
Zilan, Sıpki ve Hayderan aşiretleri daha sonra ordudan firar ediyorlardı.
Osmanlı Yezidi Şer’e verdiği sözü tutmamıştı. Bunun üzerine İstanbul’dan
ülkesine geri dönüyor ve buna isyanla karşılık vermeyi düşünüyordu. 1854 ‘de
isyan başladı ve şaşırtıcı bir şekilde büyüdü bunun üzerine İngilizler araya
girip barış görüşmeleri başlattı. Dengesiz olan Yezidi Şer barış görüşmeleri
kabul etti ve tutuklandı. Bu arada da önemli bir noktada Dersimin durumuydu.
Dersim bu isyanlara sesiz kalıyor ve kendisini ayrı bir ada olarak görüyordu.
Fakat Osmanlı bu şekilde düşünmüyor. 1877’de Erzurum valisi Semih paşa Dersim
üzerine 4000 kişilik bir ordu ile yürüyor. Ve büyük bir katliam yaşatıyordu.
Küçük çaplı isyanlar 1877 Osmanlı Rus savaşlarına kadar devam etti. Osmanlı
kırım savaşıyla iktisadi anlamda çöküşe uğradı. Osmanlının efendisi İngilizler
Osmanlı ekonomisine tamamen el koymuştu. Abdulhamidin yeni dönem için keşfettiği
din kardeşliği propagandasına son hızla devam edip yeşil bayrak açmıştı. Fakat
Kürtler buna inanmıyor ve sessizce Kırım savaşını sonuçlarını bekliyordu.
Osmanlı ekonomik anlamda iflas edince Kürtler Özgürlük koşusuna devam edecekti.
1878 ilkbaharında Muş ve Bitlis bölgesinde aynı anda isyan patlak verdi.
Ayaklanma kısa bir süre sonra Botan ve Hakkâri yöresine yayıldı. Başlangıçta
kendiliğinde oluşan bu isyan Bedirhan beyin oğulları ile nitelik kazandı. Birçok
Kürt illi ele geçirildi. Sultan isyanı bastırmaya çalışsada başarılı olamadı.
Durum iyiye gitmeyince topyekûn savaşla Kürdistan üzerine gidildi ve sonuç kan
gölü. Ama özgürlüğe aç susuz Kürtler boş durmayacak isyan ateşini
söndürmeyecekti. 1879 yılında Şemdinan da Şeyh Ubeydullah önderliğinde
sönmeyen isyan ateşi tekrar alevlendi. Şeyh Ubeydullah Kürdistan’da yaşayan tüm
halkalar arasında sevilen sayılan bir isimdi. Şeyh 1879 yılında İran ve batıdaki
Kürtlerle geniş çaplı isyan için temasa geçti. Ermeni ve Süryanilerle ilişkiye
girip ittifak yapıldı. Kürdistan’da ilk genel birlik ve dayanışma kurultayı 1880
yılında şeyh Ubeydullah önderliğinde Şemdinan da toplandı. Toplantıya
Kürdistan’ın dört bir yanında liderler katıldı. İsyan 1880 yılında Mahabat
tearuzu ile başladı ve İran içlerine kadar ilerledi. İran, Rusya, Osmanlı ve
İngiltere Kürtlere karşı dörtlü ittifak kurdu. Kürtler geriledi fakat sorun
dörtlü ittifak değildi. Yine Kürtler arasında oluşan çatlaklar ve
işbirlikçilerdi. Şeyh Übeydullah durumu görünce 1881 yılında geri çekildi ve
tutuklanıp İstanbul’a götürüldü. Şeyhin oğulları 5000 kişilik bir güçle tekrar
isyan başlatsalar da başarılı olamadılar. Kürdistan’da sönmüş kül olmuş her
ateş adeta yeni alevlenmelerinin habercisiydi. Ulusal ruh bütünlüğünden yoksun
kılan iç çelişkilere rağmen ataklar durmuyordu. 1800’lerin sonlarında kızıl
sultan adıyla bilinen ikinci Abdülhamit vardı. Abdülhamit kurnazlığıyla
biliniyordu. Kürt aşiretleri arasında dayanışmayı kırmak ve birbirine düşürmekle
ünlenmişti. Kimi Kürt ağalarını İstanbul’a çağırıp ağırlıyor hediyelere
boğuyordu. Kızıl Abdülhamit tıpkı bir zamanlar Hıristiyan çocuklarını devşirdiği
gibi Kürt ve Arap çocuklarını da devşirmek için aşiret mektepleri kurdu. Bu
mektepte yetişen çocuklar kendi halklarına karşı silah çektiği gibi aydınlanıp
ulusal mücadeleye verenlerde oluyordu. Kürt tarihinde çokça tartışılan Hamidiye
alayları bu mektebin ürünüydü. Ermeni sorunu 1878 yılında yapılan Berlin
konferansıyla evrensel boyut kazandı. Abdülhamit. Oluşturduğu Hamidiye
alaylarıyla bugün ki koruculuk sistemine benzer bu güçle Kürtleri kendi yanına
çekmekle gönül olamasana zor kullanarak diğer yanda da Rus sınır bölgesindeki
Ermenileri katletmekti. Resmi gücüne güvenmeyen Abdülhamit oluşturduğu hafif
süvari hamidiye alaylarıyla bu amacını gerçekleştirmeyi düşünüyordu. Ama
yıllarca birlikte yaşamış aralarında derin kültürel ve iktisadi ilişki olan iki
halkı bir birine düşmeyecekti. Yanı plan tutmayacaktı. Hamidiye alayları
beklenen etkiyi gösteremedi. 53 büyük Kürt aşireti arasında sadece 13 tane
destek vermişti. Bunların karşısında hem Kürt cephesinde hem de Ermeniler
tarafında tepkiyle karşılandı. Osmanlının Kürtleri ve Ermenileri bir birine
kırdırma çapalarına rağmen Kürtler 1903–1904 yılarında Sason’da yapılan Ermeni
katliamına katılmıyor. Ermenilere destek veriyordu. Rus tarihçi Lazerev bu olay
için Kürtler dostlarını ve düşmanlarını ayırt edebilmişti diye yazar.
Abdülhamit bir yandan din kardeşliği naraları atarken diğer yanda Kürt
kıyımı da son hızla devam ediyordu. Bunun üzerine Dersim Bitlis ve Beyazıt’ta
Kürtler Ermenilerle birleşerek “ tedip ve tekmil” birliklerini
püskürülüyorlardı. 1906 yılında Erzurum’da isyan başladı Bişare Çetonun 1906
yılında Siirt’de başlattığı isyan Diyarbakır kadar yayılıyordu 1907–1908 kadar
çatışmalar sürüyordu Abdülhamit kürdü kürde kırdırtma adına hamiye
alaylarını İran Kürdistan’ına sürüyor fakat Kürtler birbirine silah çekmiyor ve
Hamidiye alayları geri çekiliyorlardı Abdülhamit’in tüm çabalarına rağmen
sindirilmiyordu tersine kendisinin sonu yaklaşmıştı. 23 Temmuz 1908 ittihat ve
terakki partisinin düzenlendiği jön Türk darbesiyle sultan etkisizleşiyordu.
Başlangıçta Kürtler ittihat ve terakkiye destek veriyordu. Seyit Abdulkadir,
Emin Ali Bedirhan, Kürt önderlerinden şerif paşa Kürtlerin haklarına kavuşacağı
umuduyla ittihatcilere destek vermişleri. Bu devirde Kürt dernekleri kültür
kurumları kurulmuş gazeteler yayınlanmaya başlanmıştı fakat 1909 yılında
ittihatcilerin ırkçı yüzü ortaya çıkmış Kürdistan gönderilen birçok ajan kürdü
kürde ve Ermenilere karşı kışkırtmaya başlamışlardı. 1911 yılında ise Kürt kurum
ve dernekleri kapatılmıştır. İsyanlar gene sürüyordu. İbrahim paşa artan
baskılar nedeniyle isyan başlatmıştı. Erzincan’dan halepe kadar egemenliğini
kurmuştu. Paşa kendi halkına zulüm edince hak desteğine yoksun kaldı ve Arap
takviyeli Osmanlı ordusu paşayı Sincan dağında öldürüyordu. İbrahim ayaklaması
sürerken dersim ayaklandı. Bunu güney Kürdistan’da Barzan ve Zibar aşireti
destek verdi. Bunu hamawendi isyanı izledi. 1909 yılında Süleymaniye Kürt ulusal
kurtuluş merkezi haline geldi. İsyanı başlatan Süleymaniyeli Şeyh Sait ölünce
ayaklama ile tarih sahnesine çıkan oğlu şeyh Muhammet Barzenci devam ettirdi.
Aynı yıl kör Hüseyin paşa Bitlis’te ve Beyazıt yönetimlerini elle geçiriyordu.
Müdahalelerini kuşaktan kuşağa aktararak günümüze ulaştıran Barzani ailesi
bu süreçte tarih sahnesine çıkıyordu. Şeyh Abdulselam Barzani 1910 yılında
Osmanlılara karşı isyan başlatıyordu. Bütün Kürdistan’da isyan baş göstermiş ve
ittihatçılar çılgına dönmüştü. 1913 yılında ittihatçılar yönetimi bir iç
darbeyle ele geçirdiler. 1912 de Kürt önderlerinden Abdulrezzak Bey
Kürdistan’da genel ayaklama çağrısı yaptı bunun üzerine ittihatçılar tüm
Kürdistan’a askeri sevkıyat yaptılar. Dünya savaşı ayak sesleri duyulmaya
başlanmıştı. “ İslam uğruna cihatla Kürtlere gidenler elleri boş dönüyorlardı.
Baskı ile silaha altına alanlarda firar ediyorlardı. Abdulrezzak Bey e Yusuf
Kâmil ve Bedirhan katılıyor. Bir yanda da Ermenilerle ittifak çabaları
sürüyordu. İttihatçılar birinci tehlike olarak Ermenileri görüyordu. Ermeliyi
kürde kırdırma politikası tutmayınca iş kendilerine düşüyor ve 1915’te günümüzde
de hala tartışan 1,5 milyon ermeni katlediyordu bunun diğer tanımı ise etnik
arındırma hareketidir. Yalnız bu 1,5 milyon topluca sürgünler ve kaçarak canını
kurtaranlar dışındadır. Kimi Rus kaynaklarına göre aynı süreçte katledilen
Kürtlerin dışında 700 bin Kürtleri batıya sürmüştü. Resmi tarihe göre
1803’te 1914 yılına kadar 12 defa ayaklanmışlardır. Bu dönemde isyanı bastırmaya
çalışan paşalar kendi yok etme yöntemleri keşfetmişlerdi. Kuyucu lakabıyla
anılan murat paşa kurbanlarının başını kesit kuyuya atıyordu. Mısır valisi
kavalı Mehmet ali paşa sorunu kökten çözmek için Nizip ve Urfa çevresinde 60 bin
kürdü kılıçtan geçiriyordu. Osmanlı ordusunun başına getirilmiş Alman ve
Avusturyalı generaller “ Gotz paşa “ ve “ General Moltke” anılarında yaşlı çocuk
kadın demeden Kürtleri nasıl yok etmeye çalıştıklarını anlatır. Kürtleri
katlederek büyük tecrübe eden Osmanlı daha sonra bu yok etme yöntemlerini 1915
Ermenilere uygulayacaklardı. Anadolu coğrafyasını işgal eden emperyal
güçlere karşı Kürtler Fransız ve Ruslardan kendi topraklarını kurtarmaya
çalışıyordu. Bu mücadele Antep’te bir Kürt aşireti olan karayılan yine Urfa
Maraş’ta verilmeye çalışılmıştır. Birinci dünya savaşında Osmanlı toprakları
üzerinde 24 ayrı devlet kurulmuştu bunlardan biriside tarihin hiçbir döneminde
herhangi bir coğrafyanın ismi olarak geçmemiş Türkiye cumhuriyeti kurulacaktı.
Yeni Ortadoğu coğrafyası değişmişti ama Kürtlere gene yer verilmiyordu. Bu
süreçte şeyh Übeydullah’ın oğlu Seyit Abdulkadir’in başında bulunduğu Kürt teali
cemiyeti Kürdistan temsilciliği olarak ortaya çıkmıştır. Kürdistanın özerkliği
için Avrupa nezlinde girişimlerde bulunuyordu. Bu cemiyet bir yandan da Ermeni
Dışnak partisiyle işbirliği içindeydi. 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris
yakınındaki Serv kasabasında yapılan 13 bölüm ve 433 maddeden oluşan Serv
anlaşmasıyla Kürdistan ilk kez uluslar arası arenaya oturan, onu tanıyan
hukuksal bir belge olması nedeniyle Kürtler açısında önemlidir. Antlaşma her
ulusun kendi kederi tahin etme çerçevesinde 62 madde de Kürdistan özerkliği
güvence altına alınıyordu. Antlaşmaya rağmen savaşın galipleri Kürtlerinin
hakları konusunda ısrarcı olmuyor 1922 yılında ise Kürt sorunu dillerine bile
almıyorlardı 1919 yılında yapılan Sivas Erzurum ve Amasya toplantılarında
Kürtler Mustafa kemale destek sözü vermişti. Bu toplantıların ardında yayımlanan
bildirilerde Kürtlerin hakları teslim edileceği yazılıyordu. 1920 parlamentoda
Kürtler kendi kimlikleriyle yer alıyordu. Milletvekillerine Kürdistan mebusu
diye adlandırıyordu. Bu deyim tutanaklarda geçiyordu. Yeniden yapılanma
aşamasında Atatürk dâhil yeni sözcüler Kürtlerin hak ile özgürlüklerine
kavuşacaklarını namus sözü olarak sık sık tekrarlıyorlardı. Yeni
yapılanmanın tek söz ve karar merci Atatürk 16 ve 17 Ocak 1923 tarihinde
İzmit’te gazetecilere yaptığı uzun görüşmede Kürtlerin bölgelerinde özerk
yönetimler kurabileceklerini açıklayarak umut veriyordu. Lozan görüşmeleri
sırasında Türk heyeti başkanı ismet paşa aynen şöyle diyordu. “ devlet hükümet
nezlinde eşit haklara sahip ve ulusal haklardan yaralanan iki halka Kürt ve Türk
halkına aittir.”fakat 1923 yılında Lozanda imzalanan anlaşmalarda TC. Sınırları
belirlenip devletin varlığı tescil edildikten sonra söylem ve tutumlar aniden
değişiyor her şey tersine dönüyordu. 1924 yılında yürürlüğe konulan anayasa
ile Kürtler dili kültürü kişiliği ve bütün varlığıyla artık yoktu. Bir sabah
aniden Kürtlerin var olmadığına karar verilmiştir. Kürdistan adı Kürtlerin dili
insan isimleri yasaklandı.
Bu makale hakkında ek bilgi eklemek için buraya tıklayınız
Yazar & Kaynak: http://istanbul.indymedia.org/news/2006/02/101153_comment.php
Eklenme tarihi: 19-7-2007 Okunma: 4611
Ekleyen: Celal Uslu
|
| Bu Makaleye Verilen Puan: |
|
Kullanıcı Yorumları
arya
Tarih:
20-7-2007
10:51am
kürt tarihi konusunda şunlar söylenebilir: geçmişe yönelik bazı tarihçilerin kürtlerin tarihine yönelik saptamaları ve değerlendirmeleri kanımca fazla gerçeği yansıtmamaktadır. kürtlerin esas kökeni bugünkü küze ıraktır. ve persler ile çağdaştırlar. kürtlerin ilk atasının adı:" munc" tur. quir-munc,(muncun çocukları) anlamına gelmektedir. pers halkının ilk ata erkil dönemdeki atalarının adı ise hxarıs'tır. ve bu iki halkın tarihçeleri (m.ö. 3500 )tekabul etmektedir aslen uzzi şehrinden doğuya doğru kol verirler. perslerin ilk kurdukları uygarlık elam devletidir. kürtler ise ilk uygarlıkları sümerler,sami kökenli kabileler ile tarihte ortak içinde bulundukları egemlik akad devletidir....kürtlerin ana yurdu bugünkü kuze ırak ve güney ürmiye gölü bölgesidir...
arya
Tarih:
20-7-2007
11:01am
aryanlar,luviler,hurriler,sümerler,hati,hititler,mitaniler,urartular,meedler... aynı halktır ve biribirinin devamı ile farklı alanlarda oluşan egemenliklerdir.bunun devamında daylemiler, anadolu selçukluları, kuzey irandaki teberistan, ayasim-(süriye),alzziler,...vb. bugünkü
zazaların soy çizgisidir . hata italyadaki sicilya bölgesine tarihte göç eden m.ö. 1585 hiksoslar (hiko huso ) zazaların batıya doğru uzanan koludur...dahası dahası var...
pınar
bu bilgilerin kaynağı nedir Tarih:
21-8-2007
1:25am
çok merak ediyorum ve bu yüzden soracağım.yıllarını tarih bilmine adamış ve arşivlerde geçen yıllarına rağmen bu topluluk ile ilgili bir tek kaynak bulamazken, sizler nasıl bu bilgilere ualştınız.bana bu bilgilere ait geçerli bir kaynak gösterebilrimisiniz acaba?
özellike sümerlerin hatta hititlerin bile bu topluluktan geldiği inancına nasıl kapıldığınızı çık merak ediyorum.
eğer beni bu konuda aydınlatır ve akademik hayatıma bir fayda sağlarsanız sevinceğim...
hayatta başarılar diliyorum..
Adar
Pınara Tarih:
26-8-2007
12:34pm
sümerce bir kelime Nın=ekmek Kürtçe=Nın ekmek dicle sümerce bir kelimedir Tic=Tij keskin demektir Lee bu kelimenin anlamını ancak bir kürt verebilir anlamı akarsu sert akan sudur Kürtçe deki anlamıda budur. Hitiçeye bir örnek 'Nu Ninda Ezzetenni Waterra Ecutenni' sadece kürtçe bilen hemen anlar Nu=şimdi Nin=Ekmek Ez=ben Waterra=Waxuar Su içmek= şimdi ben ekmek yiyorum ve su içiyorum. Sümer döneminde yaşayan Hz Nuh herkesin bildiği gibi Tufanda Kürdistana gelmiştir ve cudi dağına yerleşmiştir.. En büyük oğlunun ismi Mezın Hayko Mezın Kürtçe büyük demektir Hz nuh sümerlilerin kralıydı.
yusuf
Tarih:
7-9-2007
10:33am
birzamanlar ismi, dili ve birçok hakları yasaklı bir milletin tarihinide araştıramaması çok kötü. kürt tarihi için piyasada yeterli kaynak olduğunu sanmıyorum. ama şu bir gerçek ki türkler ve kürtler kardeş millettir. bu kardeşliği bozmaya ne ırkçı türk milliyetçisinin nede pkk nın gücü yetmeyecek
anti
Sıkmış Tarih:
14-9-2007
10:56pm
Bu okuduklarım bana hiç inandırıcı gelmedi.Daha önceden bi araştırman varmı diye sormak isterseniz yok zaten gerekte yok.Kürtçe=Arapça+Farsça+Türkçe
nihat
yalana cevap Tarih:
15-9-2007
6:03pm
kimse 30-40 milyon kişilik bir toplumu bir gecede silip atamaz madem silindi neden türkiye sadece yüzde yedisini temsil eden bir millete yönetimini devredebiliyor kimse zorla türk edilmemiştir ve silinmemiştir ne kürtler ne lazlar çerkezler arnavutlar hepsi türkiye cumhuriyeti vatandaşı ve hepsi eşit haklara sahiptir isterlerse gayret ve yetenekleriyle istedikleri makama gele bilirler kimse amerikan tahrikleriyle gözüne at gözlügü takmasın ırakta oldugu gibi savaşmak yerine halkı catıştırmak bir birine düşürmek en akıllı iştir herkezi mantıgıyla hareket etsin başkalarının gazıyla degil
SİNAN
EZİLDİK -HORLANDIK-KILIÇTAN GEÇİRİLDİK-LİNÇ EDİLDİK AMA DİMDİK DURUYORUZ Tarih:
18-9-2007
1:13pm
BİZLER BİNLERCE YIL ÖNCE MADENCİLİKLE UĞRAŞIRKEN ŞU AN BİZİ HOR GÖRENLER BOZ KIRLARDA AÇ SUSUZ YAŞIYORLARDI BİZİ KÜÇÜK GÖRECEK KAPASİTEDE İNSANLAR DEĞİLLER ONLAR (MESALA TTK BAŞKANI)
Casım
OSMANLI TEBASI OLMAK Tarih:
20-10-2007
2:39pm
Osmanlı tebası olarak Osmanlıya hakkını vermeden derleme bir yazı yazmak ve bunu hiçbir kayanağa dayandırmadan gerçeğin takendisiymiş gibi yansıtmak ne kadar vicdana sığar ne kadar mantıklı tartışılır. herkese hakkını vermek gerekli Devleti aliye olan Osmanlıyada hakkını vermek ve hak yiyen ve adalet sistemi olmayan bir yönetim biçimiymiş gibi söz etmek yanlış ve asla affedilemez bir davranıştır. lütfen kaynaklar ve belgeler ile yazalım ve her milletin bir tarihi olduğunu unutmayalım.
SEVGİ
kardeşlik Tarih:
24-10-2007
4:18pm
KÜRT TÜRK ALEVİ NE FARK EDER ÖNEMLİ OLAN İNSANLARIN DÜŞÜNCESİ BİRLİĞİ DEĞİLMİDİR HEPİMİZ KARDEŞİZ HEPİMİZ.EY TÜRK EVLADI UYAN ARTIK UYAN KÜRT TÜRK DİYEREK BİZLERİ BİRBİRİMİZE DÜŞÜRECEKLER UYANIN ARTIK TÜRKİYENİN GELECEĞİ BİZ GENÇLERİZ BİZ DİMDİK AYAKTA TUTACAĞIZ TÜRKİYEYİ UNUTMAYIN KARDEŞİZ ÖNEMLİ OLAN KALBİMİZ DEĞİLMİ TÜRK EVLADI TUZAĞA DÜŞMEYİN?
pan
Tarih:
25-10-2007
12:21am
yaw kesin türkü kürdü önemli olan insan olmak adam gibi adam olmak böyle adam gibi adam bir ermeniyi veyahut herhangi bir milletten olanı 1000 kürde ve türke değişmem.insan olun yeter...
kadir
Tarih:
16-12-2007
2:17pm
bu araştırmanın bir kaynaga dayalı olarak yayınlanmiş olması daha hoş olurdu.verilen kelimelerde bir benzerligin var oldugunu söylemek mümkün.ZAZA ca üzerine bir araştırmada ben yapıyorum.tamamladıgımda sizlerle paylaşacagim.tüm gerceklerin tarafsızca yayınlanması dilegiyle.
necdet
Tarih:
3-6-2008
9:08pm
bence türk kürd kardeştir yaşasın tek devlet tek türkiyee
İlgili Dökümanlar
|
|
|